Nasıl başlayacağımı bilmiyorum. Kitabı bitirdikten sonra inanılmaz bir üzüntü içinde saplandım kaldım. Kendi başımdan geçen unutulmaz platonik aşkımı düşünüp durdum. Belki de beni etkileyen, kitapla bir bağ kurmamı sağlayan yegâne gerekçe budur. Goethe neden Almanların en büyük edibi olduğunu sadece bu eseriyle bile kanıtlamış. Bu o kadar doğru ki şu anda anlaşılıyor.
Bazı insanlar bazı insanlara yeteri kadar yaklaşamaz, ulaşamaz. Hayat aslında adil değil, bazıları için mutluluk çok basitken bazıları içinse mutluluk o kadar zorakidir. Eserde bu ulaşılamazlığın, yavaş yavaş kendini kaybedişin, hayat dolu bir gencin her sayfada ne kadar çöktüğünü anlayabilirsiniz.
Yapı olarak kitap çeşitli mektupların bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş ve bu tarz açıkçası Türk edebiyatında da kullanılan bir türdür. Bazı mektupların arasında kopukluk olsa da bunu tamamen Werther'in bozuk ruhsal durumuna bağlıyorum. Kitapta yoğun bir romantizm yer almakta. Lotte ile olan kısımlar ne kadar realistse Werther'in olduğu kısımlar da o kadar romantik şekilde yazılmış.
Kitabın giriş kısmında sayın Goethe uyarısını yapmıştı: umarım bu kitap Werther'in acılarını anlattığı kadar sizin de acılarınızı görmenizi ve bu acılardan ders almanızı sağlar, diye. Ben kendi adıma 9 sene önce yaşadığım o imkansız aşkla kafamı kurcalayıp durdum. Belli bir yaşamışlığı olanlar bu kitabı okursa ne demek istediğimi mutlaka anlayacaktır.