Kıtaları ipek bir kumaş gibi keser biçerdik. Kelleler damlardı kılıcımızdan. Bir biz vardık cihanda, bir de küffar…
Zafer sabahlarını kovalayan bozgun akşamları. İhtiyar dev, mazideki ihtişamından utanır oldu. Sonra utanç, unutkanlığa bıraktı yerini, “Ben Avrupalı’yım,” demeğe başladı, “Asya bir cüzzamlılar diyarıdır.”
Avrupalı dostları, acıyarak baktılar ihtiyara ve kulağına: “Hayır delikanlı,” diye fısıldadılar, “sen bir az-gelişmişsin.”
Ve Hıristiyan Batı’nın göğsümüze iliştirdiği bu idam yaftasını, bir “nişân-I zîşân” gibi gururla benimsedi aydınlarımız.
Fakat en güzel, en parlak, tam efendice bitmeyen bir iyilik, başlangıcı ne kadar coşkun ve vergili olsa yine sonunda, duyulan minnettarlığa düşmanlığa benzeyen bir zehir katar. İyilik etmenin güçlüğü bunu devam ettirmekte ve memnuniyet verici şekilde bitirmektedir. Aşklar gibi…
Ödünç verdiğimiz veya aldığımız parayı zihnimizden silip atamamak ömrümüzün ufak, fakat belli başlı azaplarından biridir; parmağımıza batıp etin içine gömülü kalan bir iğne parçası gibi her dokunuşta bunun da sertliğini duyar, acısını tekrarlarız.