hadi bir şeyler pişirelim! kendimize bir yemek oluşturalım kendimizden; sonra tadına bakalım memnun kalıyor muyuz, yemeğimizin kokusundan, lezzetinden, dokusundan.. ama bu sefer doğru yapalım olur mu? biz acıyı sevmiyorken başkaları seviyor diye katmayalım yemeğimize, biz seviyorsak tarçını istediğimiz kadar koyalım, bazen ağır ateşte pişirelim, bazen har bazen haşlayalım… istediğimiz tabakta istediğimiz masada sunalım, doya doya yiyelim yemeğimizi.. varsın olsun anne sevmesin, baba beğenmesin kardeş burun kıvırsın yemem diye varsın olsun arkadaş garip bulsun bu tadı, sadece varsın olsun, dedim ya başta kendimize bir yemek oluşturalım kendimizden, biz olalım, bizden olalım başkaları için bir şey olmak yerine… en lezzetlisi bu değil midir?
1000Kitap
Bu sefer de ben hayatın garibine gideyim, ben dert olayım ,biraz da o çabalasın ...
Reklam
Umudunun yasını tutmak ....
Bilir misiniz? Bazen insan birini kaybetmez. Bir ihtimali kaybeder. Düzelecek sandığım bir ilişkiyi, bir gün anlaşılacak olmayı, gelecek o özrü, değişecek sandığın insanı, onunla parlayacak sandığın hayatı. Bir ihtimali kaybetmek. Ve Aslında en zor yaslardan biridir bu. Çünkü etrafta görünür bir kayıp yoktur. Tören yoktur, kaybın olduğunu anlamazlar bile insanlar çoğunlukla. Yasın daha içeridedir. Çünkü içeride gerçekten bir şey ölmüştür. Çünkü yas sadece olanın kaybına tutulmaz, artık olmayacak olanın kaybı için de tutunur. Bazen bizi bir insana bağlayan şey sadece o insan değil elbette. Onunla ilgili taşıdığımız umuda da bağlanırız biz. " Belki bu sefer anlar, belki bir kez olsa da görür, belki dener, belki bu sefer seçer, belki biraz da beni dinler" gibi ihtimaller. Ve bazen insan karşısındaki aksini yaşatsa da onu değil" o belki " yi bırakmaz. Çünkü Umut vazgeçileceği ana kadar hayatı var eder. Ortada yokken tutunulursa ömrü hiç eder. Yas tam burada başlar ; karşındakini değil gelmesini beklediğin geleceği bırakırken. Ve Bazı iyileşmeler birine kavuşarak değil de artık olmayacak olanı terk etmeyi kabul ederek başlar. 💜
İnsan ve Duygular
Asrın Kahini Kafka
Geçen yüzyılın tarihini okurken dahi hala burnumuza kanın o ağırlaşan, paslanmış demir kokusu gelir. Bazen insan, satırların önünde kesilmiş biçilmiş damarlar gibi uzandığını, cümlenin sonundaki noktanın aslında yere düşmüş bir asker miğferi olduğunu görür gibi olur. Öyle ya kolay mı iki dünya savaşını kendi içinde barındırmak? Cihan harplerinde doğrudan ve dolaylı olarak biz de öldük, biz de öldürdük. Bizim de topraklarımız, besleyip binbir ihtimamla büyüttüğü oğullarını bir bir uzak karalarda, aldığını geri vermeyen denizlerde yitirdi. Böylesine büyük bir izdihamın, sağımız ve solumuzda kol gezen ölüm meleklerinin olduğu bir zaman, asla yalnızca savaş veya tarihiyle oluşmaz. Felsefesi, düşüncesi ve hissiyatı ile de oluşur. Geçenlerde bir tabir okudum. Yazar geçtiğimiz asır için "kahini Kafka olan bir çağ" gibi zihinlere ilk işitildiğinde çakılan bir tabir kullanıyordu. Gerçekten de bu çağın kahini Dava'sı ile Şato’su ve Dönüşüm'ü ile Kafka’dır. Belki o dünya savaşlarını, ölümleri hesap etmedi. Ancak ondan çok daha sonrası, belki daha da önemlisini gördü. İnsanın böcekleşmesini, sistemin insanı yalnızca dolaştırmasını ve daha fazlasını... Kahini Kafka olan bir çağın çığırtkanı ise Albert Camus oldu. Devamlı insanların boş yere öldüğünü ve yaşamın değerli olduğunu bağırdı. Yazdı, söyledi ve insanlara dokundu. Böylece yalnızca tahmin etmek, öngörmek gibi masa başı bir iş yapmakla kalmadı, aktif olarak bir şeyler yapmaya da çalıştı. Birinci Dünya Savaşı'nda babasını yitiren, yol gözleyenlerden biri olan bu çocuk uzaklarda bir yerlerde Sisifos'un hâlâ mutlu olabileceğini düşündü. Bundan dolayıdır ki başka evler barut kokmasın diye bağırdı, didindi ve çığırtkanlığını yaptı. Bir yerlerde Camus’ün bir rolü var ise bu çağ baştan ayağa absürt, baştan ayağa saçmadır. Kimin
Edebiyat
"Başka bir hayatta yeninden tanışalım mı? ama bu sefer kanatmayalım birbirimizi Alaz, olur mu?"
Gittin
gittin daha önce de gitmiştin ama bu sefer kapıyı değil beni kapattın dışarıda çok gelgitlerimiz oldu bizim yarım kalmayı alışkanlık sanan iki inatçı kalp gibi bundan birkaç gün önce bir hastane koridorunda çıktın karşıma diyarbakır’da baban ameliyat olacaktı sen bekliyordun ben ise neyi beklediğimi o an anladım bir an göz göze geldik sanki hiç gitmemişsin gibi sanki bütün ayrılıklar yanlış anlaşılmış bir rüya gibi sonra konuştuk yine yine “belki” dedik hayata yine kısa bir mucize kurduk kendimize birkaç günlüğüne ben bir evin içinde eksik bir cümleyim iki çocuk uyurken
Aşk
Reklam
Reklam