Haddini bilmeyip de ay tanrıçasına âşık olan çobana verilen cezayı biliyor musunuz?”
“Hayır, duymadım” cevabını verdi. Tam da öyle tahmin etmiştim.
“Tanrıların çobana verdiği ceza kaderini bilmekti” dedim. “Gelecekte neler yaşanacağını, yarın ne olacağını bilmek! Bundan daha korkunç bir ceza yoktur dünyada. Ölümden beter bir ceza vermek istedikleri için, tanrılar böyle bir şey düşünmüşler.
Annemle babam da kaderlerini bilselerdi bir dakika olsun huzura eremezlerdi. İnsan soyu zayıf, kırılgan, ölümlü, her türlü hastalığa, kazaya, acıya açık ama kendini avutarak yaşıyor, bunları unutuyor. İşte anahtar kelime bu; hayatın özü, büyük sırrı; olmazsa olmazı: Unutmak.
Zaten insanın kaderini bilmesinden daha korkunç ne olabilir? Herkes öleceği günü saati bilseydi, geriye sayım ne kadar zor olurdu, düşünsenize. Geçen her dakikayı bir tabut çivisi gibi algılamaz mıydık?
“Bildiğiniz kepazelikler... Evet, bu memlekette kadınların eti de, canı da sudan ucuz. Bu memlekette kadınlar, erkeklere kurban diye sunulmuş, hem zevklensinler hem işlerini gördürsünler hem de öldürsünler diye...”
O anda anladım, ilk gördüğüm andan itibaren bu kadında beni çeken şeyin ne olduğunu. Keder, ona bakarken gördüğüm buydu: uçsuz bucaksız, kanıksanmış bir keder. Sadece alnındaki çizgiler, menekşe rengi gözlerinin kıyıcığına örülmüş kırışıklıklar, ağarmaya yüz tutmuş kumral saçları değil, tombullaşmış yanakları, dik tutmaya çalıştığı erken çökmüş omuzları ve bozuklaşmış sesi de aynı duyguyu uyandırıyordu bende, saf bir keder.