—Yürü haydi!.. Yürü. Geç kalacağız.
Nereye, niçin geç kalacaklarını bulup çıkaramamıştı. Onları kimse beklemezdi.
Gidip otururlardı iskeledeki yerlerine. Belki orada yeteri kadar oturmaları gerekliydi.
Bu en koca kenti yadırgıyorum.
Buranın dışındayım.
Bana, git kal, teyzendir demişlerdi.
Onun konuştuğunu, sorgu ünleminden anlıyorum. Sorduğu ne?
Bana bakıyor, gittikçe öfkeli ve yaşlı sanki. Yineliyor.
— Saçlarını kesmeyeceksin değil mi?
— Hıı, diyorum.
Oysa keseceğim. Hem de en kısa.
Ders kitaplarımı değil, en sevdiğim yazarları alıp elime, bir dolu yeri gezeceğim. Dostoyevski'yi, Istrati'yi okuduğum kireç badanalı çıkmadaki kayısıların sessiz karanlıklarını ve su kokusunu hep arayacağım.
Taşralı bir kız olmanın buruk acısını bile tattırmaz teyzem bana, anlıyorum.
Öldürdüğün hayvanı yemen ona saygı göstermenin tek yoludur, yanlış olan başkalarına zorla öldürtülenleri yemek. Yemeyi reddediyorum. Keyfin bilir, payıma daha fazla et düşüyor demektir. Çoban belindeki bıçağı çekti, İsa'ya baktı ve dedi ki, Bize hizmet etmek ve bizi beslemek için yaratılan hayvanların içini önünde sonunda görecektin. İsa başını çevirdi ve sonra arkasını döndü, ama çoban, elinde bıçağı, konuşmaya devam etti, Köleler bize hizmet etmek için doğuyorsa, içlerini açıp kölelik içlerinde mi var görmek lazım, kralın da içini açıp krallık içinde mi var bakmalıyız, bir gün şeytanla karşılaşırsak ve içini açmamıza izin verirse, bahse girerim ki içinden Tanrı çıkacak, şaşıp kalacağız.