nasılsınız, doktor bey, diye sormuştu kuşkusuz, zayıflığımızı belli etmek istemediğimizde, iyiyim deyip geçiştiririz ya öyle söylemişti, hatta ölecek durumda olsak bile iyiyim deriz, kabaca buna yiğitliğe bok sürdürmemek denir, olayları böyle mantıksızca tersine çevirmek yalnızca insan türüne özgüdür.
zaman geçtikçe, birlikte yaşarken ve genetik değişimler olurken, vicdanımızı giderek damarlarımızda dolaşan kanın rengine ve göz yaşlarımızın tuzuna buladık, bu da yetmiyormuş gibi, gözlerimizi içimizi gören birer aynaya dönüştürdük, sonuçta gözlerimiz, ağzımızla inkar etmeye çalıştığımız şeyleri çoğu zaman hiç çekincesiz gözler önüne serer hale geldi.
sanki Valerie ile bir kafede buluşmuşuz ve o gün Andy Warhol‘u öldürmeye çalıştığı günün akşam saatleriymiş. Bu olayın da onu iyice tetiklemesiyle eril düzene ve erkeklere duyduğu yoğun tiksinme ve nefreti bağırarak tek nefeste anlatmaya başlamış.beni inandırma ya da kendi doğrularını kibarlıkla yumuşatmaya çalışmayarak tüm saflığıyla düşüncelerini kusmuş. anlattıkça daha da ikna etmiş kendini.bağırarak hararetle devam etmiş. konuştukça daha çok terlemiş öfkesi katlanmış nefreti kuru bi gıcık olup boğazını yakmış sonlara yaklaştıkça gözleri daha da parlamaya başlamış sonra gözlerimdeki endişeyi ve acımayı görüp yavaşlamış ve bana soru dolu gözlerle bakmış. ben de ona sessiz bir merhametle. ne diyebilirim ki denilecek tek bir şey yok. kriz anında saçmaladığın çoğu manasız şey bugün büyük bir amaca hizmet ediyor Valerie umarım bu kalbini bir nebze soğutuyordur.