15 Temmuz gecesi cephede, Çekürler'de, Kütahya'da, hatta Ankara’da mecliste matem vardır. Paşa saatlerdir oturduğu masadan kalkar, elindeki kalemi haritanın üzerine kederle fırlatır. Pencereden cepheye hareket edecek katara bakarken gözleri dalar; bu tren ertesi gün Eskişehir'den bayrağa sarılı Nazım'la birlikte gelecektir.
İstanbul'da doğan, bir ömür boyu cepheden cepheye gezen
Mehmet Nazım'ın sonunda bir yuvası olacaktır:
Ankara.
Vatan uğrunda her şeyini bırakıp gelenlerin yuvası!
Bolu yöresinde kaldığı sürede mümkün oldugunca namazlarını cemaatle kılar. Dört aydır Bolu’dadır ve sadece kontrolü tümüyle sağlamakla kalmamış, halkın güvenini de kazanmıştır.
24 Eylül 1920 günü Cuma namazında Hafız Mehmet Arif Efendi minberde hutbesini okurken ayağa kalkar, "gördüğümüz tahsile rağmen biz bile Arapça hutbeyi anlayamıyorsak, tahsilsiz sokaktaki vatandaş nasıl anlayacak? Bu hutbeyi Türkçe okumak mümkün değil midir?" diye sorarak cemaatin arasındaki müftü Amasyalı Ahmet Efendiden fetva ister. Daha müftü cevap vermeden minberdeki hoca, Hafız Mehmet Arif Efendi okuduğu hutbenin Türkçesini tekrar etmeye başlar. Böylece vatandaşın dinini anlaması, özünü öğrenmesi adına Boluda çok önemli bir adım atılmış olur, müsebbibi de Binaşı Mehmet Nazım Bey'dir.
Bolu-Düzce-Adapazarı bölgesindeki bu irticai ayaklanma Mudurnu-Göynük yöresinde Halil Ibrahim Bey, Bolu-Düzce kesiminde ise Binbaşı Nazım kuvvetleri tarafindan bastırılır. Şimdi Türk subaylarına bu katli, bu hakaretleri reva görenlerden hesap sorulmalıdır. Ancak katil eşkıyalar Teğmen Abdülkadir'in sünnetsiz olduğu yönünde bir söylenti yaymış, halk da buna inanmıştır. Eşkıyalar "Millicilerin aslında gavur olduğu" iddialarını buna dayandırmaktadır.
Bunun üzerine Binbaşı Nazım Bey bir doktor ve şehrin ileri gelenleri huzurunda şehit teğmenin kabrini açtırır. Eşrafın ve bilhassa katillerin gözleri önünde yalan söylediklerini ortaya koyar. Burada Kuvayı Milliye'nin amacının İslam topraklarını düşmandan kurtarmak olduğunu kanıtla anlatmış olur. Bir anda şehirdeki hava tersine döner. Genç teğmeni katledenler ve katillere yardım ettiği kanıtlananlar, katliamı gerçekleştirdikleri yerde kurulan sehpalarda idam edilir.
Bu çalışmalar sırasında geçmişte Sakarya Meydan Muharebesi nin şehit miktarı olarak verilen "5.713" sayısının da yanlış ol-duğu, bunun neredeyse %75'inin yaralanarak götürüldüğü sargı yeri/hastane/mecruhinlerde hayatını kaybeden Mehmetler olduğu ortaya çıkmıştır. Arazide beş yıldır gerçekleştirdiğimiz arama faaliyetleri sonucunda, daha önce listelere "kayıp" olarak kaydedilmiş ve bu nedenle bugün firari muamelesi gören 8.600 askerimizin yaklaşık 4.000'ine ulaşılmış ve tamamının aslında şehit olduğu görülmüştür. Kaldı ki Yunan arşivlerinden ele geçirdiğimiz pek çok fotoğrafta da bu şehitlerimizin neden kaybolduğu görülmektedir; bu yiğitler şehit oldukları tarlalara, vadilere, mevzilere Yunanlar ya da civar köylüler tarafından defnedilmişlerdir. Bu nedenle, Ekler kısmındaki Sakarya Meydan Muharebesi Zayiat Cetveli'nde de görüleceği gibi, gerçek şehit sayımız en az 13.000'dir.
Bu kitapta anlatılan, tek suçu şehit olduğunda cephe ötesinde, düşman işgali altındaki sahada kalmış olmak olan, bu nedenle listelere "kayıp" şeklinde kaydedilen ve 98 senedir firari muamelesi gören 8.640 aslanın öyküsüdür. Sakarya boyunda vatana eklenen yaklaşık 13.000 Mehmet'ten beş yılda ulaşabildiğimiz 4.000'inin "bizi unutmayın" çağrısıdır.
Bu kitap aynı zamanda Sakarya Meydan Muharebesi'ni, hatta Milli Mücadele'nin tamamını önemsizleştirme gayretindeki günümüz Ali Kemal'lerine sahadan, gerçek delillerle verilen cevaptır.