Bitirdiğimden beri bu muazzam kitap nasıl anlatılır diye düşünüyorum. Her şeyden önce ‘zamansız, tüm zamanların’ romanı diyebileceğimiz türden bence. Çünkü insanoğlunun doğası gereği ego duygusundan mütevellit bir güçler dengesi savaşı peydah olduğunda, despotluğu gün yüzüne çıkar. Bu durumu büyük veya küçük ölçekte de düşünebiliriz. Nobel edebiyat ödüllü Güney Amerikalı İspanyol yazar Mario Vargas Llosa romanda uzun süre iktidarda kalan yönetimlerin diktatörlüğe giden yolunu ve diktatörlük rejiminin toplum üzerinde yarattığı korku, dehşet, baskı ve narsizim gibi sonuçlarını anlatır. Bir diktatörün ülkesine, kendi insanına verdiği zarar nasıl tanımlanabilir? Binlerce ölü? Binlerce sakat? Binlerce kayıp? Yüzlerce işkence tekniği? Yüzlerce türedi zengin? Yurtdışındaki bankalarda biriken paralar? Sansür? Muhbirler? Şantaj? Köpekbalıklarına atılan, vahşice yok edilen muhalifler? Olaylar 31 yıl Dominik Cumhuriyeti’nde hüküm süren ve bu süreçte yaklaşık 50.000 insanın ölümünden sorumlu tutulan Diktatör Rafael Trujillo, namı diğer Teke’nin iktidarı süresince yaşananlar, diktatörün has adamlarından birinin kızı olan Urania Cabral ve diktatöre suikast düzenleyen bir grup Dominikli vatanseverin ekseninde yaşanır. Dolayısıyla birçok karakter iç içedir ve bu karakterlerin çok azı kurgudur. Çoğu gerçek kişileri yansıtır. Tarih ve politika keşke hep böyle anlatılsa diye düşündüm; belki bu şekilde hafızalarda daha çok iz bırakacak ve unutulmayacaktır. 550 sayfalık bu romanın son çeyreğini soluğum kesilerek okudum; diktatörlüğün bütün karanlığı ve vahşeti iyice ayyuka çıkmıştı. Rafael Trujillo suikaste kurban gidince Trujillo karşıtlarının ağzından umut dolu tek bir söz çıkıyordu: “Yaşasın Cumhuriyet!”
Yıl 2011 ve Instagram Türkiye’de henüz çok yeni. E bizler de bu mecrada çok yeniyiz. İçimizden geldiği gibi anlık fotoğraflar çekip paylaşıyoruz ve bu fotoğraflarda nesneler, objeler, doğa manzaraları hep ön plana çıkıyor. Twitter’ın görsel bir uzantısı gibiydi başlangıçta Instagram. Kuruluş felsefesi bunu barındırıyordu. Sonra gel zaman git zaman özneler ön plana çıkmaya başladı. Hatta influencer kavramı girdi hayatımıza. Tabi bunda reklam ve pazarlama stratejilerinin de payı büyük. Günümüzde instagram daha farklı bir noktaya evrildi ama benliğimizin bir uzantısı olduğu gerçeği hiçbir zaman değişmedi. Biz ‘ne’ isek onu yansıttık profillerimize. Arkadaşlar edindik; keşfettiğimiz bu suretler bir kimliği, kişinin hayatta kendini konumlandırdığı yeri gösterdi. Seçilen kadrajlar ve konumlar kişiye dair görüşü besleyen ipuçları verdi bizlere. Ama zamanla Instagram bir taraftan da kişinin kendi imajıyla oynama, onu şekillendirme ve hatta onu bozma imkanlarını çoğalttı. Neye bakılmasını ister insan kendinde? Cevapları sosyal medya profillerimiz verdi. Durağan görüntülerimizden hareket halinde sözler çıkmaya başladı. Önceleri sıkı kurallarla stüdyoda çekilen fotoğraflar zamanla gelişti. Fotoğraf makinesinin yaygınlaşmasıyla daha samimi kareler çıkmaya başladı. Mutluluğu yansıtan fotoğraflar dijitalleşmenin artmasıyla ‘devamlı’ şekilde sosyal ve aile hayatını yansıtır hale geldi. Dolayısıyla kişinin kendisiyle ilgili neyi öne çıkaracağına dair yaptığı tercihler bize çok şey anlatmaya başladı. Hani ‘ne yersek, ne izlersek, ne dinlersek oyuz’ diye bir söz var ya; birçok unsuru içinde barındıran görsel paylaşımlar da bu ifade de yerini aldı. Evet; ne paylaşırsak oyuz
Fotoğraf, sosyal varlığımızın bir temsili, toplumdaki aidiyetimiz. Hep var olacak ve hep bizi anlatacak.
Ben bu yılı çok katmanlı, çok güzel bir kitapla kapattım ve konuyu daha açmadan gönül rahatlığıyla herkese tavsiye ediyorum. Bazen sorular geliyor; içinde betimlemelerin olmadığı (ağdalı dil :)) şöyle akıp giden tavsiye edebileceğin bir kitap var mı, diye. İşte bu kitap onlardan bir tanesi. Her ne kadar daha ilk sayfaları okuduğunuzda bir aşk romanı gibi görünse de; evet belki ama “işin aslı” çok farklı. Kitabın sonlarına doğru İkinci Dünya Savaşı ile Orta Avrupa burjuva dünyasının sessizce çöküşünü, savaşın yaşattıklarını ve sonuçlarını okuyoruz.
Yer Macaristan. Bir adam iki kadın. Bir aşk üçgeni. Bir olayı, belirli bir zaman aralığında farklı bu üç kişiden dinliyoruz. Önce adamın eşinden, sonra kendisinden sonra da ikinci eşinden dinliyoruz. Bu noktada her insanın olayları nasıl farklı açılardan gördüğünü, kimsenin aynı şeyi göremeyeceğini ve hissetmeyeceği anlıyoruz. Ama buna neden olan faktörler var; sınıf, ekonomi, eğitim, sosyokültürel yapı gibi. Yazar o kadar şiirsel bir dil kullanmış ki sanki bir günlük okurmuşçasına su gibi akıyor sayfalar.
Romandaki bu üç kişiden biri burjuva, biri soylu ve biri de proleter ve aşka, evliliğe, paraya, yalnızlığa, kültüre, savaşa bakış açılarını bulundukları sınıfın nasıl şekillendirdiğini görüyoruz. Hiç kimse hiç kimseyi tam anlamıyla anlamıyor. Çünkü kimse aynı şartlarda dünyaya gelmiyor ve yaşamını sürdürmüyor. Dolayısıyla birbirini seven iki insanın aşka, evliliğe ve mutluluğa bakış açısı aynı olmayabiliyor.
Okuyan herkes çok beğeniyor. Tercih edenler pişman olmayacak bence.
Sevgiler
İlk etapta kitabın ismi okuyucuya romantik bir şeyler çağrıştırır olsa da kitap bir distopya.
Ben Kazuo Ishiguro’yu çok sevdim; nitekim külliyatı tamamlayacağım bu gidişle. Ishiguro, romanlarında sizlere sayfalar dolusu aforizmalar dizmez ama öyle bir anlatır ki katman katman açılan hikâyelerini siz damıtırsınız. Geçmişle hep bir bağı vardır. Hafıza konusunu oldukça didikler, onun gücünden beslenir. Toplumsal gerçeklikle insan olmanın gerekliliklerini karşı karşıya getirir. Görev bilinci ve iş disiplinini ele alışı çok sevdiğim noktalarından biri. “Günden Kalanlar” romanında olduğu gibi bu romanında da bu konuya değinmiş. Bunun yanı sıra insan olmanın gerekliliklerine, hepimizin duygularımızla var olduğuna ve hislerimizi yarattığımız sanatımıza nasıl aktardığımızı anlatmış. Bence de sanatın hangi dalıyla ilgilenirseniz ilgilenin kesinlikle hislerinizi yansıtırsınız… Nitekim Ishiguro şöyle diyor: “Resimler, şiirler bütün bu tür şeyler gerçekte nasıl insanlar olduğunuzu gösterir, ruhunuzu yansıtır.”
90’lı yılların sonunu ele alan “Beni Alsa Bırakma” 2005 yılında yayımlanmasıyla birlikte o yıl “Time” tarafından İngilizce yazılmış en iyi 100 roman listesine girmiş. Kazuo Ishiguro ile bu kitapla bir tanışma olabilir diye düşünüyorum. Çünkü; çok sürükleyici ve çok yalın. Ardından “Günden Kalanlar” gelebilir. Bu arada bu iki kitap filme çekilmiş. Henüz ben izlemedim; belki bir gün :)
Doğumlarından on altıncı yaşlarına kadar bir yatılı okulda ‘görev’ leri için yetiştirilen roman kahramanı çocuklar büyünce hatıralarından çok beslendiler. Bir mekân, bir şarkı, bir ses onları geçmişe götürdü. Okurken bende lise yıllarıma çok gittim. Üniversite değil, lise yılları. Bunu kendi kendime düşündüğümde elimin hâlâ o yıllarda dinlediğim şarkılara, albümlere gittiğini farkettim. Ne
Hepimizin içinde unuttuğu ya da unutmak istediği, yüzleşmekten korktuğu, sustuğu “Gömülü Dev” leri yok mudur?
Çok sevdim! Kurguya hayran kaldım! Tarih, alegori, efsaneler, inançlar, psikanaliz hepsi iç içe geçmiş. Katman katman açılıyor. Muazzam. Kitap bölümlerden oluşurken her bölüm bir önceki bölümü açıklar nitelikte. Bu da ister istemez romana sürükleyici ve heyecanlandırıcı bir hâl aldırıyor.
Yer İngiltere, Kral Arthur dönemi sonrasındayız. Dişi bir ejderhanın nefesinin yarattığı sis ortamında hafızalar dumura uğramış, geçmiş unutulmuş, birbirlerine bir vakitler düşman olan Saksonların ve Britonların huzursuz olsalar da barış içinde yaşadıkları bir dönemdeyiz. Bir yandan da birbirine çok aşık yaşlı bir çift unuttukları oğullarını bulmak için başlarına türlü belaların geleceğini bile bile tehlikeli topraklarda zorlu bir yolculuğa çıkarlar. Yollarının kesiştiği insanlarla sürüklendikleri maceralar onlar için bir kurtuluş mu olacak yoksa yeni bir felaketin habercisi mi? Kitap bitince yorum bize kalıyor.
Çok aşık olduğunuz kişinin sizi kırdığı, üzdüğü konuları, zamanları unutmak ister misiniz? Unutamamak sevginize ket vurabilir mi? Bir toplum bütün bireyleriyle birlikte geçmişe dair her şeyi unutursa ve sonra yeniden hatırlamaya başlarsa kötü anıların etkisiyle huzur ve barış ortamı bozulabilir mi? 2017 Nobel Edebiyat Ödüllü Japon asıllı İngiliz yazar Kazuo Ishiguro bu fantastik, alegorik ve gizem dolu romanıyla gerek bireysel gerek kolektif hafıza, unutuş ve anıların üzerine çok ciddi bir şekilde düşünmeye çağırmış bizi. Ben kurguların üzerinden okuyucuyu sorgulamaya iten kitapları çok severim. Dolayısıyla romana bayıldım.