(Okumayanlar için fazlaca detay içeriyor.)
Stefan Zweig’ın okuduğum 3. ve beni en etkileyen eseri oldu diyebilirim. İsmini dahi bilmediğimiz, ünlü bir yazar olan R.’ye “bilinmeyen” bir kadından gelen mektupla birlikte bir yaşam öyküsüne, bir kadının ruhsal yolculuğuna şahit oluyoruz. Henüz 13 yaşında, belki duygularına isim dahi koyamayacağı bir yaşta olan küçük kız, yazara daha onu görmeden tutuluyor ve aslında son nefesine kadar sürecek acıları-yer yer ona keyif de veren bu acılar- başlamış oluyor. Önce saf ve çocuksu olan bu duygular, üvey babasının gelişiyle o evden taşınmaları ve yıllar sonra geri dönüşüyle artık kadınsı tutkular ve duygulara dönüşüyor. Bu sefer yazarın karşısına bir çocuk olarak değil de artık genç bir kadın olarak çıkıyor. Hikaye boyunca en büyük dileği sevdiği adam tarafından hatırlanmak olsa da, hayata gözlerini yumduğunda ve mektup sahibine ulaştığında dahi, adam için belli belirsiz bir buğu olmaktan ileri gidemiyor.
Mektubun yalnızca hayata gözlerini yumduğunda sahibine ulaşacağını söylüyor ve daha ilk satırlarda söylediği “çocuğum öldü” cümlesi sonrasında “çocuğumuz öldü”ye dönüşüyor. Kadın için en özel, adamınsa tek gecelik anısından ibaret bir gecede hamile kalması üzerine çocuğu tek başına büyütme ve bunu adamdan gizleme kararı alıyor. Gerekçe olarak da; yazarın, çocuğun kendisine ait olduğuna inanmama, ondan para istediğini düşünme ihtimali ve bu sorumluluğun altına girmek istememe öngörüsüyle, kendince onu bu “yük”ten kurtararak büyük bir fedakarlığı üstleniyor ve yine ona layık, istediği şeylerden yoksun olmayan bir çocuk yetiştirme gayesiyle bedenini satıyor. Bu sayede çocuğunu gayet iyi şartlarda yetiştirerek bir nevi sevdiği adamı onun çocuğunda yaşatıyor.
Stefan Zweig denince psikolojik analizler, betimlemeler ve ruhun