Ona daha yakından, fütursuzca baktım. Dupduru gözlerini, iş görmemiş ellerini, ihtiyar çocuk yüzünü, sakin ve terbiyeli dudaklarını inceledim… Vicdan azabı çeken, hele kıl kıpırdamadan adam öldürebilecek birine hiç benzemiyordu. Ona ne kadar baksam, sadece saflık ve dürüstlük görüyordum. Kuşku uyandıran hiçbir şey yoktu ya da en fazla ara sıra teninin altında yüzünün hafifçe seğirmesinden ve bakışlarının dalıp gitmesinden başka, bunları her seferinde kaydetmeye gerek duymadım. O upuzun çilesi rahatça aklayabilirdi hepsini…
Babam temmuz ayında, insana Kuzey ülkelerini aratan o sıcak günlerden birinde öldü. Savaş ite kaka devam ediyordu. Mezarlığa giden yolda, vatansever bir ses hoparlörden yalandan bir zaferi ilan ediyordu. Marş da çalınıyordu ama cenaze alayına saygı göstererek birden susturuverdiler. Yol kenarındaki insanlar başlıklarını çıkarıyor, bu arada gölgelik bir yere geçmeyi ihmal etmiyorlardı. Benim başım da alev alevdi. Buna karşılık, ara sıra elimi alnımın hizasına götürüyordum sadece, güya güneşten korunmak için.
Mezarlığa girerken alayın başındaydım. Kabirler arasındaki yollar tıka basa insan doluydu, mezar taşları görünmez olmuştu. Açık havada olmamıza rağmen boğulacak gibiydim. Güneş o kadar alçaktı ki ensemde, omuzlarımda, şakaklarımda ağırlığını hissediyordum. Gözlerim çakmak çakmaktı. Biri beni kolumdan tutup babamın yattığı yere çekeledi.