İşte gerçek hayattaki gibi hikâyelerde de var olmayı hak eden tek şey: Sevgi, çocuklara, kendi çocukların kadar başkalarının çocuklarına da adanan sevgi. Sevgi, var olan ve var olmayan her şeye rağmen hayatın devam etmesini sağlayan sevgi.
İkizlerin babası ölmek istiyormuş ama içinin ta derinliklerinde anlamsız, yabani, yaşanıp görülen bütün bu dehşete ayak direyen küçücük bir tohum, büyüdükçe büyüyen ve ona yaşamayı, en azından hayatta kalmayı emreden küçücük bir tohum boy atıyormuş. Ona hayatta kalmayı emreden. Kıramadığı bu küçük umut tohumunu umursamazdan geliyor, onu küçümsüyor, onu keder sellerinde boğuyormuş ama şimdiye rağmen, geçmişe rağmen, ona sevgili ve şefkat dolu karısının bir daha yüzüne bakmamasına, o dehşet treninden inip de o istasyonu olmayan istasyonun peronunda birbirlerinden ayrılmadan önce ona tek laf dahi etmemesine mal olan o anlamsız hareketinin anısına rağmen, yine de tohum aralıksız boy atıyormuş. Kesin olarak ve sonsuza kadar ayrılmadan önce, tek kalan ikizini bir an olsun bağrına bile basamamış. Gözlerinde birkaç damla yaş kalmış olsa, buna hâlâ ağlarmış.