Aslında timon, Troilos ile Kressida'nin birinci perdesinin üçüncü sahnesinde Ulyses'in öğütlediği düzenin tam tersini istiyordur. Sonu gelmez bir kargaşanın dünyayı sarmasını istiyordur. Ve toprağın altında bulduğu altından -belki kaderin bir oyunudur ya da yeniden başlaması için bir fırsattır bilinmez- parayla kargaşa yaratabileceğini düşünür. Timonun iyilikle dağıttığı para artık kinle dağıtılan bir para olmuştur. Doğada yaşaması da pek bir işe yaramamıştır. Huzur gelmesi lazımken hepten delirmiştir. Doğada gördüğü hayvan ilişkileri, doğa olaylarındaki çıkarcılık bile onun son kalan sevgisini bitirmiştir bi ara Flavius geldiğinde belki deriz düzelir diye ama flaviusa da altın verir ve gönderir son umudumuzu.
"Tıpkı ay gibi: Saçacak ışığım kalmayarak.
Ama ben ay gibi yeniden doğamadım,
Ödünç alacak güneşler yoktu çünkü."
Alcibiades Atinalı onurlu bir komutandır, arkadaşının savaş sırasında öldürdüğü insandan dolayı cezaya çarptırılmasını istemez. Bunun üzerine kendi de sürgün edilir. Fakat Timon gibi mağaraya çekilip kinle dolmak yerine Atinayı fethetmeye kalkar. Coriolanus anayurdu Roma'nin üstüne nasıl yürüdüyse o da Atina'nin üstüne yürümeye hazırlanmıştır. Zafer onundur.
"Bir asker olarak konuşuyorum ben de
Niçin insanalr savaşlara giriyorlar budalaca
Bütün saldırılara katlanacak yerde
...
Yiğitlik katlanmasını bilmekse,
Ne işimiz var bizim yabancı ülkelerde?
...
İşkenceye katlanmak erdemli olmaksa.
Sayın büyükle, acımakla gösterin büyüklüğünüzü:
Serinkanlı bir zorbalığı kim savunabilir?
Öldürmek günahların en büyüğüdür elbet:
Ama korunmak içinse hoşgörülür haklı olarak"
Apamentus adlı tipleme durduk yere insanlara nefret dolu biri. Timonun tam zıttıyken bazen fikirlerinde hak verdim ona, en azından belli bir çizgisi var diye. Insanlara karşı nefret, bu
İçinden şiddetli bir heyecan dalgası geçiyordu. Duvardaki takvimden bir çekişte bir avuç yaprak kopardı, zamanın içinde kendini bir hafta ileriye aldı.
Kitaba başladığımdan beri hep olağan şeyler bekledim çünkü olağanüstülüğü yaratacak olan kitapta kendimi nerede bulabileceğimdi. Bunu düşündüm epey. Yazarken bile cümleler devamlı birbirine girip bendeki olağanüstü ruh halini dile getirmekte epey bir zorlandı. Kitabı okurken hep bir acele halinde komşu evin camına top atan çocuklar gibi hızlı ve duyuları açık bir haldeydim. Hep kendimi aradım. Evet kitap olağandı. Her insanın hata yapması olağandı. Her hata bir ders verir bazılarına, bazıları hata yapmayı sever. Zihnim devamlı her insanın hata yapması olağandı diye devaran ederdi. Ta ki benim karakterle bağ kurduğum noktaya kadar. Çünkü bu hayatın dayatılan normlar olmadığını ve bir annn gelecek -anlatılamayan bir an- ve taşlar yerine oturacak gibi hissettiğim başlangıç anı. Devamlı uyku halinde olduktan sonra uyumaya devam etmek daha fazla yorgunluk verir insana. Sanki öyle bi güne uyanmış gibi düşündürdü imgeler beni. Son bi' yıldan beri zihnim 'sen kimsin?' sorusuyla çalışıyor. Ve hala çalışacak gibi. Böyle bir olay silsilesinin içinde, yapılan her hata insanın kendi istek ve arzularının farkına varmasından tut ki bu hatanın onun için en doğru yol olması ve hangi yolu seçtiğinin bilincinde olduğu halde evrensel duyumsamaların hayattan aldığı zevk ve tasaların ne kadar ifadesiz olduğunu beyninde yankılanıp durmasına kadar ters yüzlü çalışan bir sistem. Asıl mesele nerede, hangi yanınla mutlu olduğun. O zaman hiçbir yola ihtiyacın olmadan kendi adımlarınla çevrene neşe saçabilir, yapmak istediğin deneyimlerle meşgul olabilirsin, mutlu olmak gibi bi konuyla meşgul olabilirsin, sevdiğin insanların, aldığın her nefesin ne kadar değerli olduğunu düşünerek mutlu olabilirsin.