Bu sabah uyandığım zaman, gecenin sıkıntısı göğsümden kalkmamıştı.
Demek ölüm bu, diye düşünüyordum.
Sabahlan uyandığıma sevinemiyorum. Gecenin sıkıntısı, öğleye kadar sürdüğü için, sabahın verdiği diriliği yaşayamıyorum. Öğleden sonra da akşamın hüznü çöküyor.
Ben parçalarımı bir arada tutmak için olağanüstü bir çaba harcıyorum: tutmuş benden ne istiyorlar. Selim gibi görünmenin bana neye malolduğunu bir bilseler. Yatağın içinde büzülmüş bu satırları yazarken nasıl kahramanca bir dayanma gösterdiğimi farketmiyorlar. Kimse, karşısındakinin parçalanışını görmek istemiyor.
Bir bisiklet geçer kapıdan,
sonra bir kedi,
ardından bir kuş.
Derken, kuş derinliğinde bir mavi kalır geride,
gözleri kedi pençesi.
Yalnızlıksa, bir gökyüzüdür hâlâ gökyüzünde.
Bu yüzden minyatür öpüşmelerde ölürdük biz,
onlar cennet gibi bir şeydi.
Bakışırken bir de
görüşürken ölürdük;
ve ölmek,
aşağı yukarı öpmekti.
Ölmek suydu,
ekmekti.
Zangır zangır bir tren geçerdi ya, damarlarımızdan;
yalnızlık onun dönmeyeceğini bilmekti.