Bu kitabı okumak hem bende alışkanlık yaptı hem de beni bir miktar bunalttı.
Alışkanlık yaptı çünkü olaylar günlük akışı içinde o kadar olağan ilerliyor ve tam da olmasını istediğiniz yöne gidiyor ki akşam olsa da Emma’yı okusam diye bekliyorsunuz. Bu kitabı okumak gün batımının altın saatlerinde güzel bir bahçede çay içmek gibi. Size Victoria Devri’nin tüm ihtişamını hissettirebiliyor. Karakterler de bu devri temsil etsin diye özenle seçilmiş.
Kitaba adını veren Emma karakteri, kibirliliğiyle biraz sinirlerimi bozmadı değil ama okudukça Emma’nın ince ruhuna da şahit oluyorsunuz. Zaten sanırım kitabın anlatmak istediği de Emma’nın ruhsal değişim süreci.
Kitaptaki tüm önemli karakterler olması gerektiği gibi güçlü ve zayıf yönleriyle ele alınıyor. Kitap bittiğinde kimisine hayran oluyorsunuz, kimisinden de nefret ediyorsunuz. Karakterlerin genel davranışları Victoria Dönemi’nin yapmacıklı adetlerini, ikiyüzlülüklerini ortaya koyar nitelikte.
Kitap, Victoria Dönemi’ndeki sınıfsal farklılıklara da dikkat çekiyor. Örneğin sınıflar arası evlilik kitapta -Emma tarafından bile- hiç hoş karşılanmıyor. Soyluluk hâlâ önemli bir kurum. Çalışarak, zengin olunarak sınıf atlamak mümkün değil ve Emma tarafından da bu durum gayet olağan görünüyor. Yazarın başka kitabını okumadım ama kim bilir belki Jane Austen de bu durumu olağan görmektedir.
Kitap biraz da beni bunalttı. Bazı konular kitapta uzun uzadıya yer edinmiş. Örneğin düzenlenecek bir balonun nerede olacağı, baloya kaç kişinin katılacağı, yemeklerin nasıl servis edileceği, yemeklerin servis edileceği koridorun uzunluğu… Bu ve buna benzer tartışmalar kitaptaki karakterler tarafından sabırla tartışılıyor, hesaplanıyor ve bazen de sonuçsuz kalıyor. Bu durum üst sınıfın refah seviyesini gösterir nitelikte. Tabii şikâyet