Babasıyla ilgili anıların, geçmişin hafızada yeniden canlanışı…
Ölümle değil, hatırlamakla yüzleşiyorsun.
Alıntı:
Yas aslında biraz bencildir.
Terk edilmiş bir dünyada, kendimiz için tuttuğumuz bir yastır bu.
“Onsuz ben nasıl yaşarım?” sorusu, kaybın kendisinden bile ağır gelir bazen.
Alıntı:
Ama bu hikâye yalnızca bizim vedamız değil.
O sırada o da bizden vedalaşıyordur belki.
Ve kim bilir, onun vedası bizimkinden çok daha dramatiktir.
Onun son düşüncelerine bakmaya dayanabilir miyiz?
Sadece bir saniyeliğine bile…
Yazar, babasının hayatını yazarak tutuyor hayatta.
Anılarını, aile tarihini, bahçesini, çözdüğü bulmacaları, sigarasını, yürüyüşünü, varlığını…
Aklına gelen her şeyi.
Çünkü bir insanı yazdıkça, yokluğuna biraz daha katlanabiliyorsun.
“Onun bugüne kadarki varlığı, benim varlığımı doğruluyordu,” derken şunu hissettim:
Birinin varlığı, bizim kim olduğumuzu da ispatlıyor. Hatta bir ebeveynin varlığı umutlu, mutlu kalabildiğimiz çocukluğumuz, hala bir evlat olabildiğimiz bir evi simgeliyor.
Ama yokluğu…
Hafızanın bütün mekanizmasını çalıştırıyor.