Bu kitabı bitirdiğimde uzun süre sustum. Çünkü Mumlar Sonuna Kadar Yanar okunan bir roman değil, insanın içine çöken bir yüzleşme gibi… Yıllar sonra bir araya gelen iki eski dostun (Konrad ve Henrik), tek gecelik konuşması aslında geçmişle, pişmanlıklarla ve söylenememiş cümlelerle hesaplaşma. Konuşulanlardan çok konuşulmayanlar var ve inanın, en çok da onlar yakıyor insanı.
Dostluk, sadakat, ihanet, kıskançlık… Hepsi çok sade ama insanın kalbine ağır ağır yerleşen bir dille anlatılmış. Ne bağırıyor ne süsleniyor; sessizliğiyle vuruyor. Bazı cümleler var, bitince kitabı kapatıp bir süre boşluğa bakıyorsunuz. Çünkü insan kendi hayatından bir şeyler buluyor orada. Geç kalınmış yüzleşmeler, affedememek ya da affetmenin ağırlığı, zamanın her şeyi değiştirmediği gerçeği…
Bu roman bana şunu hissettirdi: Bazen yıllar geçiyor ama bazı soruların cevabı hiç değişmiyor. Ve bazen söylenmeyenler, söylenenlerden çok daha gürültülü oluyor. Derin, melankolik ve çok gerçek. Bitince hemen başka bir kitaba geçemiyorsunuz. İçinizde kalıyor. Uzun süre de çıkmıyor.
Kitabı okurken altı çizilecek, tutulacak satırlar çokça vardı lakin çizmekten çok düşünmek, düşünmek istedim. Derin psikolojik analizleri olan ve düşünülenden uzak anlamlı bir derinlik barındıran, hayranlık uyandıran bir eser.
Kitaba getirilen bazı eleştiriler; günlüğün yakılması, soruların sesli verilmeyen cevapları, tek kişilik bir dialogla ilerleyiş vb. gibi detaylar kitabın benim için merak edilmeyen kısımlarıydı ki bu eser “Sonunda ne olacak?” gibi merakla değil, analizleriyle hayranlık içinde sorgulayarak okunması gereken derinlikte bir eserdi.