Kitabın başı bilinçli bir karmaşayla açılıyor.Masal gibi başlayan ama fabl mı, rüya mı, gerçek mi olduğu tam seçilemeyen bir anlatı var.Rüyaların yazıya dökülmesi, bloglar, ardından bu rüyalar yüzünden insanların suçlanması, terörist ilan edilmesi ve hapse atılması…Olan biten hızlı ve parçalı ilerliyor.Okur olarak sık sık “bir şey kaçırıyorum galiba” hissi geliyor ama bu, metnin kurduğu dünyaya ait bir his.
Ada bölümüne geçildiğinde gerçeklik daha da esniyor.Mantıktan çok semboller konuşmaya başlıyor.Burada düzen, egemenlik ve insan olma hâli sorgulanıyor.
Mantarcıbaşı ve mantarların hâkim olduğu bölümler ise bu düzenin gündelik hayata nasıl sindiğini gösteriyor.Her şeyin mantardan yapılması, sürekli mantar yenmesi, başka bir seçeneğin kalmamış olması; tek tipe indirgenen bir yaşamı çağrıştırıyor.Mantarcıbaşı figürü, sorgulamadan kabul edilen otoriteyi temsil ediyor gibiydi.
Mahkeme ve duruşma sahneleri kitabın en çarpıcı bölümlerinden.Keçinin şahit yapılması, ondan kutsal metinlerden söz etmesinin beklenmesi ama onun susmayı tercih etmesi çok anlamlıydı. “Herkesle konuşmam, sözlerim değerlidir” duruşu, gücün değil varlığın ve inadın altını çiziyor.
Sonrasında gelen eğlence, cambazhane ve her şeyin hızla normalleşmesi, baştaki tuhaflığın nasıl sıradanlaştığını gösteriyor. En başta rahatsız eden ne varsa, zamanla kabulleniliyor.
Süleyman’ın büyüyüp kendi gerçekliğini bulmak için yola çıkması, bu karmaşanın içinden sessiz bir çıkış gibi.Başkalarının kurduğu anlamlara doydu.Hazır olduğunda uyandı.Müdürün ölümüyle düş bitiyor ama okur için düşünme hâli bitmiyor.
Kolay bir okuma değil; yer yer dağıtıcı, absürt ve zorlayıcı.Ama tam da bu yüzden okuduktan sonra zihinde kalıyor.
Kitap; eğlenceli görünen sahnelerin altına ustaca yerleştirilmiş felsefi ve toplumsal eleştiriler