“Umudunu kaybeden bir halkın hikâyesi bu!”
1518 yılında Strasbourgh’da yaşanan sefaletin, yoksulluğun yarattığı çaresizliğin sessiz çığlığı… “Dans etmek bu çığlığı susturmak mı?”
Bir sabah, yoksulluktan kemikleri sayılan bir Enneline isimli kadın kucağında bebeğiyle evinden çıkar, elini bebeğin gözüne güneş girmesin diye siper ederek nehre kadar ilerler ve kucağındakini nehrin sularına fırlatır. Başka bir evde açlıktan ölmenin kıyısında, elindeki eti yamyamca yiyen Attale ve eşinin ziyafetinin kanıtı, yerdeki bir kız çocuğunun kafası.
Sefilliğin uçurumunda çocuğunu hunharca katledip yememek için nehre atan Enneline, kocası Melchior’un tesellilerine dayanamayıp sonsuza kadar sürdüreceği suskunluğuyla dansa başlıyor, onun adımlarına yamyam baba katılıyor, derken on altı bin nüfuslu şehirdeki binlerce kişi bulaşıcı dans hastalığına nam-ı diğer dans vebasına tutuluyor.
Binlerce kişi yara bere içinde dans ederken belediye başkanı din adamlarından, doktorlardan, müneccimlerden oluşan meclisi topluyor. Sefaletle, yoksullukla, açlıkla bitkin düşmüş halkın bir korkusu da şehri her an istila etmesi beklenen Türk baskınından sıklıkla bahsediliyor. Meclistekilerin diyaloglarından, sonraki tutumlarından kilise ve yerel yönetimlerin bencilliklerini, aslında dans eden halkın müsebbibinin oynamayanların olduğunu çok net görüyoruz.
Cehennem yeryüzüne inmişken din tacirliği yapan din adamları, içilecek su bulunamazken berrak sularda yıkatıyorlar kıyafetlerini. Ambarları arpa, buğday doluyken depolarını korumak adına belediyenin yaptığı yardımların onda birini bile yapmıyor ve hala cennet pazarlamacılığı yapıyorlar. Bu vb. detayları okurken sinirlerin sağlam olması gerekiyor.
Belediye çaresizlikten yine kiliseye başvuruyor ve kilise, yine en iyi bildiği işi yaparak dans eden