Kendimizi olduğumuzdan başka biri sanarak yaşarız hepimiz ama bir yanımız aslında kim ve ne olduğumuzu hep bilir, bütün hayatımız da, gerçekleri söyleyen içimizdeki o haini susturmaya uğraşmak, onu yatıştırmaya çabalamak ve kendimizden kaçmakla geçer.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Atatürk, dedikodulardan nefret eder, dedikodu yapanı da hiç sevmezdi. Atatürk'ün bu huyunu çok iyi bilen Recep Zühtü'nün hangi amaçla bu olay üzerinde bu derece ısrarla durduğuna bir türlü akıl erdiremiyordum.
Atatürk, konuşmanın bittiğini anlayınca sertçe şu sözleri söyledi:
-'Bana bak Recep Bey. Deminden beri sözünü ettiğiniz o gazetecinin bana kafasıyla kalemi lazım. Geri kalanı kendisine aittir. Ne seni ilgilendirir, ne beni. Anladın mı?'
Sabaha karşı Sığırtmaç Mustafa'yı bırakarak hastaneden ayrıldık. Ertesi akşam sofrada konu, yine bu Çoban Mustafa üzerineydi. Herkes onun için bir şey söylüyordu. Lehinde ve aleyhinde.... Bazı konuklar:
''Paşam, bu çoçuğa boşuna emek vereceksin.''
''Niçin?'' ''Efendim,çoban hiç okur mu? Adam olur mu? Bu saçmaları büyük bir dikkatle dinleyen Atatürk:
-''Yahu ne uzağa gidiyorsunuz. Ben de bir zamanlar tarlada kargaları bekledim. Dayımın çiftliğinde onun koyunlarını güttüm. Beni biraz zeki gören dayım: 'Bu çocuğu okutmalı' dedi. Bundan sonra beni askeri okula yazdırdılar. Ben okudum, gördüğünüz yere geldim. Çobanlar okumaz diye bir nazariye yoktur. Bu çocuk da okur. Belki büyük bir adam da olur. Onu da zaman gösterir'' dedi.
Çoban Mustafa, Atatürk'ün Dolmabahçe'de mübarek naaşını yaşarmış gözlerle selamlarken, üzerinde Kuleli üniforması bulunuyordu.
Yıllar geçti ve bu çocuğun okuyup adam olduğunu gördük. Çoban Mustafa binbaşılığa kadar yükselmiş ve emekli olmuştur. Şimdi Yalova'da oturmaktadır.