dünyanın renkleri değişti onlar ilerledikçe, dünyanın sesleri, sessizlikleri değişti, şekilleri sonra, kapıları, kapılarından girip çıkanları değişti, gülenleri, ağlayanları, yürüyenleri değişti, ağaçları, çimenleri, yaprakları değişti, güzellikleri,
çirkinlikleri değişti, hatta bütün bunlarla ve daha başka şeylerle birlikte mesafeleri, boşlukları ve bu mesafelerle bu boşluklarda gezinen kokuları da değişti.
kalabalığın şaşkın bakışları altında, ufku kaplayan uzaktaki o bol ışıltılı, yüksek binalara doğru ilerlediler böylece; briket duvarlarla çevrili eğri büğrü sokakları, rüzgârda zangırdayan paslı tenekeleri, seyyar satıcıları, çöplükleri, köşe başlarına açılmış ufacık dükkânları, yıkıntıları ve çipil gözlü çocuklarla kapı önlerinde birer zaman birikintisi gibi oturup duran ihtiyarları geride bırakarak geniş kaldırımlı geniş bir caddeye, oradan da iki yanı akasyalarla, iki yanı atkestaneleriyle dolu başka caddelerle başka sokakları dolana dolana bulvara çıktılar.
(ıstanbul)
çocukluğumda bir arabistan şehrinde ihtiyar bir kadın tanımıştık. sık sık hastalanır, humma başlar başlamaz ıstanbul sularını sayıklardı:
-çırçır, karakulak, şifa suyu, hünkar suyu, taşdelen, sırmakeş.
...kuru dudaklarının arasında bu kelimeler ezildikçe fersiz gözleri canlanır, bütün yüzüne bizim duymadığımız bir şeyler dinliyormuş gibi dikkat gelir, yanaklarının çukuru sanki bu dikkatle dolardı.
bir gün damadı babama:
-bu onun ilacı, tılsımı gibi bir şey...onları sayıklayınca iyileşiyor, demişti.