Aleksandre Dumas- Kamelyalı Kadın romanını okuduğumda, sanki kalbime dokunan bir mektup almış gibi hissettim. Gerçekten etkileyici bir aşk hikâyesi... İçinde öyle bir fedakârlık var ki, insanın içini hem ısıtıyor hem de burkuyor.
Marguerite'in yaşadığı aşk, sıradan bir aşk değil. O, sevdiği adam için kendi mutluluğundan, hatta hayatından bile vazgeçebilecek kadar derin seven bir kadın. Toplumun ona biçtiği “düşkün kadın” rolünün çok ötesinde, gururlu, cesur ve yüreği sevgiyle dolu biri. Armand’ın aşkına verdiği karşılık o kadar saf ki, okurken insanın içi titriyor. Ve evet, keşke her aşk bu kadar tutkulu, bu kadar yürekli yaşanabilse.
Romanın sonu da bence çok yerinde ve güçlü. Hayatın her zaman adil olmadığını, ama aşkın bazen bir insanın kendini aşmasına sebep olabileceğini gösteriyor. Marguerite’in yaptığı fedakârlık, ona yaşadığı hayatın çok ötesinde bir değer katıyor.
Bazen düşünüyorum da, günümüzde böyle aşk kaldı mı? (Bence benim yaşadığım böyle bir aşk ama )Her şeyin bu kadar yüzeysel yaşandığı bir dönemde, Marguerite gibi sevmek, Armand gibi yanmak… Ne kadar özlediğimiz duygular aslında.
Kısacası Kamelyalı Kadın, sadece bir aşk romanı değil. Aşkın fedakârlıkla, gururla, gözyaşıyla ama en çok da kalpten yaşandığında neye dönüşebileceğini anlatan, etkileyici bir hayat dersi gibi. Okuduktan sonra insana içini şöyle bir yoklatıyor: “Ben böyle sevebilir miyim?” diye... Ve cevaplıyorum evet sevebilirim, sevdim, seviyorum.