Kitap dinlemeye dair önyargılarım vardı. Sonra bir vesileyle sesli kitap uygulamalarından birinden bir aylık üyelik aldım. Bu kitap dinlediğim ilk kitaptı. Beni yerden yere vurdu. Hem çok tanıdık, hem çok yabancı bir aile hikayesi… Her bir karaktere iç sesleriyle yer veriyor. Hepsi çok gerçek. Hayatımdaki insanlara benzerlikleriyle beni şaşkına çevirdiler. Sonra bir noktada karakterlerden birini kendime öyle yakın hissettim ki, bu ancak usta bir kalemde çıkmışsa hissedebildiğim bir duygu. Ayrıntılarla örülmüş, hem insanı merakta bırakan hem derinden etkileyen şekilde gelişen bir olay örgüsü var. Velhasıl bu kitap, sesli kitaba dair önyargımı da kırmıştır. Ne mutlu bana:) -Çiğdem karakteri sana çok başka bi gıcık oldum kızım, seni var ya gözüm görmesin.-
Hayat bizi hep bize iyi gelecek insanlarla karşılaştırsın diye dua ediyorum. Bu kitabı okuduktan sonra bir kere daha aynı duayı ettim. Adelaide bazı noktalardan beni çok korkutsan da, seni çok sevdim ve umudunu kaybetmeyen, hayatta olmayı seçen biri olduğun için seninle gurur duyuyorum. Olmayacağını bildiğin halde, gelmeyecek bir sevginin peşinde koşarken kendini heba etmek bir insanı nelerin kıyısına sürüklüyormuş çok iyi göstermiş oldu bu kitap. Rory…. Sana edecek tek bir sözüm bile yok. Allah belanı verir umarım. Artık bir noktadan sonra sinir seviyem o kadar arttı ki kitabın ortalarında zaten gözlerim seğiriyordu şu adamı okurken. Çok şükür kurtulabildik senden. En başından beri Adelaide’ın Bubs ile bir şekilde yollarının kesişeceğine olan inancım ve güvenin sağolsun kitabın sonunda bir gülümsedim. Ama her şeyden önce acı ile savaşan bir kadının sadece yeni aşk arayarak iyileşmesini değil de acısını kabullenip, terapi ve uzman yardımıyla, sonuna kadar destek çıkan arkadaşlarıyla bir arada kalarak toparlamasını okumak beni çok daha fazla mutlu etti. Zevkli ve sürükleyici bir okuma oldu benim için. (Dipnot: Eloise sana aşığım, dünyanın en güzel arkadaşı, eşi ve kadınısınnnn!! Keşke Rory’e iki tane patlatabilseydin)
AdelaideGenevieve Wheeler · Kairos Kitap · 20251,946 okunma
Rita, cinayetler mahallerine, fotoğraflar çekmeye geri dönmüştü. Ama bu durum eskisinden de daha zordur artık. Bacağındaki rahatsızlık işleri onun için daha zorlaştırıyordu. Iş arkadaşları tarafından da dışlandığı apaçık görünüyordu.
Bir yandan gördüğü hayaletler ile ilgili hikayeler çoğalırken, öte yandan polislerin içlerinden birilerinin foyasını ortaya çıkartmış olması bu duruma sebep olmuştur.
Montano ailesinin sekiz üyesinin ölmüştür- ki bunların altısı küçük çocuklardır. Ve hayaletler Rita'yı bırakmaktadır. Yüzlerce fotoğraf çeker ve kimsenin bulamadığı deliller bulur. Lakin bulduğu bu deliller yine başını belaya sokmasına sebep olur ve emekli olup büyükannesinin yanına taşınır. Ama ölümler burada da peşini bırakmaz.
Peş peşe aynı yöntemle işlenen cinayetleri fotoğraflarını çekmelerini isterler. Orakla boğazları kesilerek öldürenen bu cinayetleri ortak noktalarını bulmak ve bağlantı kurmak Rita'nın yeteneği sayesinde çözüm bulur.
.
Okula gitmeyi bırakmıştım çünkü babam öyle istemişti. Zihnimi kötülükle doldurduklarını söylüyordu; zaten kafam bir dünyaydı, Kafama aldığım darbeden sonra, bazen zihnim sürüklenir ve kendimi tarlalarda uyanmış halde bulurdum ve ne olduğunu hatırlayamazdım. Babamın kötü muamelesiyle yaşamayı, ona uyum sağlamayı öğrendim. Kalbim karardı ve onun acısını kuru toprak gibi emmeye başladım. Şiddetin geldiğini gördüğümde, karanlık içeri giriyor ve dualarını tenimin üzerinde dalgalandırıyordu. Hissetmemeyi öğrendim. Hiçbir sey hissetmemeliyim.
Dünyada çok fazla kötülük var. Babam annemi baltayla yere serdiğinde bana bu kötülüğün sadece bir parçasını göstermişti.Nefreti ve şiddeti göstermisti. St. Joseph'te kötülüğün baska yönlerini de gördüm; yırtıcılığı ve zalimliğe gördüm. Üniversitede bencilliği ve açgözlülüğü anlamaya basladım. Mezun
Hayatın o sarsıcı, dönüştürücü belki bazen öğütücü yanını nazara veren bir hikâye ile karşı karşıyayız bu dünyada. Uğruna ölümü göze alacağımız değerlerin, düşüncelerin bir gençlik hevesi olduğuna bizi ikna edecek bir kurgunun içerisinde yaşıyoruz. Dava şuurunu iliklerimize kadar hissettiğimiz gençlik yıllarından bugüne dünyanın pörsüterek aşındırdığı o devasa değerler manzumesinin birer fantezi olduğuna iman etmeye icbar edildiğimiz bir “sanal gerçeklik” ile karşı karşıyayız. Pek az kimse çağın tüm cazibesiyle yolundan döndürmek üzere büyük mücadelelere giriştiği bu büyük savaşa direnebiliyor. İnsanların ekserisini caydıracak haklı(!) bir mazeret(!) bulunuyor. Her yeni nesil bu hikâyeyi yeni baştan yaşamaya mahkûm sanki. Birileri gelip birileri gidiyor. Neticede koca koca sözler edip sonra da o parlak sözlerin altında kalmış, o aydınlık düşüncülere yabancılaşmış insanlar boy gösterir olmuş her yanda. Zaaflara kapılmak, “hayatın gerçeklerinin görülmesi” olarak yutturulur olmuş.
Horatius’un dediği gibi 'quid rides, de te fabula narratur/ ne gülüyorsun anlattığım senin hikâyen.‘ İşte Mustafa Kutlu’nun 1983 yılında kaleme aldığı ‘Ya Tahammül Ya Sefer’ bizim hikâyemizi anlatıyor. Herkes kendine bir rol biçebilir bu hikâyeden. Makam uğruna kırk takla atıp, inançlarından, mukaddesatından, kimliğinden ödün verenlerimiz; kendini avukat Yunus Beyin yerine koyabilir. Gençliğinde medreseden bozma öğrenci yurdundaki hızlı mücahitlerden olan Yunus Bey bakan olur ve eşine başörtüsünü açtırtır. Kimimiz Yunus Beyin zaaflarını barındırıyoruz. Ve örtüyü çıkarmanın ağırlığı altında inleyip her akşam gözyaşı döken eşi Neslihan Hanımın rolünü eşinin yönlendirmeleriyle maneviyatından taviz verenlerimiz üstlenebilir. Kariyer ve kadın cazibesinin davayı terk ettirdiklerinin hayatı
youtu.be/yjGigzkkXMM?si=...Sil baştan sevmek gerek bazen,Her şeyi, unutmak...
Ve Haziran sayısı...
"Bu sayı bu hayatı öyle de böyle de sevenlere... Sil baştan yapabilenlere, şarkılara, eskilere, gidenlere, dönenlere..."
Yerden yere vurduğum mayısın bir sonrası: #303789894 Bazen diyorum fazla mı hassasız, umurunda değil kimsenin kötüye giden ne varsa. Neyi dert edinsek yalnız bulduk kendimizi. Neyi dert edinsek dert edinmişliğimizle kaldık.
Sen kendi resmini kendin de yapamazsın,
Bir açılıp bir kapanır kapılar yüreğinde, diyen Nazım Hikmet Ran'ın dizeleriyle başlıyor bu ayki sayı. Akabinde, kuşların şarkısını söylüyor Aylin Balboa, "İnsan üzülmekten hasta olabilen aciz bir canlıydı." Hiçbir şeyim yok, diyor Nermin Yıldırım, sahi, ne kadar hiçbir şeyimiz yok değil mi? Damardan giriyor Gökhan Dağıstanlı, "Suçlusu da yok suçu da yok bu hikâyenin. Bana hiç uğramayan bir hayale kanmışım." Saplantılı bir aşkın anatomisinden bahsediyor Beyhan Budak: Limerence, sıcağı sıcağına kitabını bitirmişken... #306430650 Ve şiir gibi Bedia Ceylan Güzelce, "Dünyanın bütün kapılarını yükleyip ruhun gemisine, seni bir de öyle sevmek vardı."İnsan bazen olması gerekeni değil, kendisini mahvedecek şeyi seviyor.
Gitme iki gözüm, "Mauro Emanuel İcardi Rivero" youtube.com/shorts/kpxnhBAW... "Yüz kere Eyşan, bin kere Eyşan diyen Ömer gibi, yüz kere Icardi, bin kere Icardi." Toksik bir ilişkinin dışavurumu gibiydi Hilal Serbes'in yazısı. "Can Kırıkları" çıktım "Hangi Şebnem Şarkısısın" anketinde. Hiç kimseye huzur yok, derken Murat Menteş, Ferdi Tayfur düştü aklıma, "Huzurum kalmadı, şu fani dünyada." Günün Hikâyesi'ni anlatıyordu Cem Davran, zihnimin arka fonunda Ferdi Baba
Seni hiç unutmayacağım Edmond Dantes en çooook sevdiğim roman karakterlerinden biri de sen oldun iyi ki tanıştım seninle iyi ki… hala okumayan varsa hemen başlayın