• Seni saklayacağım inan
    Yazdıklarımda, çizdiklerimde,
    Şarkılarımda, sözlerimde.

    Sen kalacaksın kimse bilmeyecek
    Ve kimseler görmeyecek seni,
    Yaşayacaksın gözlerimde.

    Sen göreceksin, duyacaksın
    Parıldayan bir sevi sıcaklığı,
    Uyuyacak, uyanacaksın.

    Bakacaksın, benzemiyor
    Gelen günler geçenlere,
    Dalacaksın.

    Bir seviyi anlamak
    Bir yaşam harcamaktır, 
    Harcayacaksın.

    Seni yaşayacağım, anlatılmaz,
    Yaşayacağım gözlerimde; 
    Gözlerimde saklayacağım.

    Bir gün, tam anlatmaya..
    Bakacaksın,
    Gözlerimi kapayacağım..
    Anlayacaksın
  • 1. Dervişliğin şanındandır, abdal olan aptal olanı bağışlar.
    2. Abdal, (hali) ‘değişen’ demektir, aptal ‘değişmeyen’. O nedenle ilki evrilir, ikincisi devrilir.
    3. Abdal anlamak, aptal anlaşılmak ister, oysa hakikatte ilkinin anlaşılma’ya, ikincisinin anlama’ya ihtiyacı vardır.
    4. Abdal olan hazzın (güzelin) peşinden koşar, aptal olan yararın (çıkarın). Bu yüzden ilki hep acı çeker, ikincisi daima zarar eder.
    5. Bazı abdallar ‘aptal’, bazı aptallar ‘abdal’ görünür. Abdal görünmek kolay, olmak zordur.
    6. İyiler ‘aptal’ görünür, aptallar ‘masum’. Abdallara gelince, onlar görünmez.
    7. Abdal anlar ve susar, aptal anlamaz ama yine konuşur.
    8. Derin çelişkiler karşısında, abdal olan tarafsız kalır, aptal olan kayıtsız. Kuşku irfan’ın alametidir çünkü.
    9. Abdal dünyadan kurtulmaya, aptal dünyayı kurtarmaya çalışır. En sonunda abdal kendine kavuşur, aptal dünyaya.
    10. Abdal yaptığı kötülükten, yapmadığı iyilikten pişman olur, aptal’sa yaptığı iyilikten, yapmadığı kötülükten.
    11. Abdal düşteyken uyarılınca uyanır ve utanır, aptal ise ne uyanır, ne utanır, sayıklamaya devam eder.
    12. Abdal tebessüm eder sevindiğinde, aptal sırıtır, bu yüzden, üzüldüklerinde ilki ağlar, ikincisi zırlar.
    13. Abdal vasat değildir ama vasat’ta (itidal’de) durmayı bilir, aptal ise vasat’tır ama vasat’ta durmayı bilmez.
    14. Abdal borçlu gibi sever, asla bedel ödemekten çekinmez, aptal ise alacaklı gibi sevdiği için en küçük anlaşmazlıkta hacze gelir.
    15. Abdal durur ve düşünür, aptal düşünür ve durur. Ne ki düşünen hemen susar, ama duran susmak bilmez.
    16. Abdal aşk ile mest, aptal mey ile hoş olur. Sonuçta ser-mest olan ebediyyen ayılmaz, ser-hoş olan zariflerden sayılmaz.
    17. Abdal sevdiğini beğenmek, aptal ise beğendiğini sevmek ister. İlki önce içe, sonra dışa bakar, diğeri tam aksini yapar.
    18. Abdallar genellikle kördür, yani gözleri dünyaya kapalıdır. Bu yüzden aptalların, yani gözü açıkların göremediklerini görürler.
    19. Aptal yaptığından nadim olur, yere çöker, abdal tevbe eder, ayağa kalkar. (Aradaki farkı oluşturan, pişmanlık hissine eşlik eden bilinçtir.)
    20. Aptal hep haklı olmayı marifet bilir, abdal hep haklı olmamayı.
    21. Aptal bir oylama’nın sonucunun “oy birliği” ile alınmasına sevinir, abdal “oy çokluğu” ile.
    22. Abdal abdal’ı bulunca susar, aptal aptal’ı bulunca aptal aptal konuşur.
    23. Abdal aptal’ın yanına düşse de susar, ama aptal yine aptal aptal konuşmaya devam eder.
    24. Güzel deyince aptal’ın aklına ‘kadın’ gelir, kadın deyince abdal’ın aklına ‘güzel’.
    25. Abdal sorularıyla tanınır, aptal cevaplarıyla.
    26. Abdal uzak görür yakın söyler, aptal yakın görür uzak söyler. O yüzden ilkinin bikrine kanma, ikincisinin zikrine.
    27. Abdal sözün hakikatinden etkilenir, aptal ise retoriğinden. Sen sen ol, ey talib, aptal olma!
    28. Aptal’ın hâli bardağın içinde kaşık gibi durmak veya altında tabak gibi uzanmak, abdal’ınki ise çayın içinde şeker gibi erimek.
    29. Aptal Batı’ya (Doğu’ya) ya hayranlık duyar, ya nefret eder, abdal ise ne hayranlık duyar, ne nefret eder, sadece anlamaya çalışır.
    30. Abdal’a malum olur, aptal’a bir şey olmaz, başkaları bile değil, kendisi kendisine meçhuldür çünkü.
    31. Günlük yaşamın seni işgal etmesini istemiyorsan ey talib, aptal gibi önemli olana değer vermek yerine, abdal gibi değerli olana önem ver!
    32. Abdal mesud olmayı marifet bilir, aptal ise memnun olmayı.
    33. Aptal için başarmak önceliklidir, abdal içinse denemek.
    34. Abdal sık ama yumuşak bir şekilde yere düşen kar taneleri gibi sükûnetle konuşur, aptal ise hınçla yağan sert dolu taneleri gibi öfkeyle.
    35. Aptal laf eder, abdal söz eder. Lafı bırak, söze kulak ver!
  • Seni bulmaktan önce aramak isterim.
    Seni sevmekten önce anlamak isterim.
    Seni bir yaşam boyu bitirmek değil de,
    Sana hep, hep yeniden başlamak isterim.
  • Bu çağ garanti çağıdır. Kullandığın telefon, giydiğin gömlek, giydiğin ayakkabı, sürdüğün araba, ekin ektiğin tarla-bahçe, oturduğun ev, senetler, kredi kartları, beyaz eşyalar, güvenlik kameraları, yüksek duvarlarla çevrili evler/siteler. Adım attığın her yer garantide olan yerler. Yediğin içtiğin her şey garantide olan şeyler. İnsan böyle bir durumdayken nasıl düşünebilir? Neyi yazabilir? Belirsizlik olmadan hayatın heyecanı nedir, maceraların yolculuğu ne anlam ifade edebilir? Van Gogh, Çığlık tablosunu karnı tok, sırtı pek bir halde çizmedi. Çığlık tablosunun altında açlık var dostum, suskunluk, gözyaşı, çaresizlik var. Çığlık tablosu yaşamış olduğu hayatın çizmiş olduğu süredeki çığlığıdır. Geri kalan hayatı tablolara sığmadı, sığmaz. Çığlık tablosunu tekrar çizmek için bir hayatı yani bir insanı feda edeceksin. Ya o feda ettiğin insan tablo çizmezse? Düşünen insanların kaderi, bütün insanlar uçarken sürünerek onların uçuşuna bakmak, bakakalmak. Düşündüğü için sürünüyor, süründüğü için hasret kalıyor, hasret kaldığı için yazıyor. Sen uçarken yazabileceğini mi sanıyorsun? Kuru ekmeği aç bir fare gibi kemirmeden yazabileceğini mi sanıyorsun? Yanılıyorsun dostum. Şairin marifeti erişmek değil, hayal etmektir. Aç kediler gibi miyavlamadan anlayamazsın hayatı. Yaşamak istiyorsun ama korkuyorsun dostum. Aç kalıp dilenciler gibi köşe bucak sürünmekten korkuyorsun. Yaşamak, yaşamın anlamını hissetmen için ıstırapla yoğrulmuş bir hayatı yaşaman lazım. Hayatı köşesinden kemirmek, dişsiz kemirmek yani düşmemek için damaklarınla sıkı sıkı tutmaya çalışmak. Yaşamak lazım dostum. Yağmurun rahmetten çok yağan çekiçler gibi görmek, soğuğu iliklerine kadar hissetmek, aydınlığın yalnızca güneşle geldiğini görebilmek lazım. Yazmak ve yaşamak istiyorsun. Beş dakika sokakta çıplak ayakla gezemeyecek kadar korkak ve anlamsız bir utangaçlık içindesin.

    Bütün servetini dağıt, bütün sevdiklerinden vazgeç, bütün ümitlerinden sıyrıl, planlarını dağıt, olduğun yerden çıkıp yabancı bir memlekete kaç, pasaportla değil bir kaçakçı botuna atlayarak. Yaşamak budur! Hissetmek budur! Özgürlük budur! Ama sen kahvaltıda ‘’bu defa peyniri tam yağlı alayım, yağsız peynir gitmiyor’’ diyorsun. Ve peynir üzerine bir yazı yazıyorsun yahut markete giderken yolda karşılaştığın bir şahsın ruh halini yazmaya çalışıyorsun. Korkak ve birikimsizsin. Cebimde beş kuruş yoktu, evde değil kahvaltılık buzdolabı bile yoktu. Açlıktan midem gurulduyor, dün öğleden beri hiçbir şey yememişim, tütün içiyorum. Aç iken tütün çok ağır geliyor, su içip kendime gelmeye çalışıyorum. Sonra başım dönüyor tekrar yatağa dönüyorum. Sineğin vızıltısını dinliyorum. Bakkala gidip bir şeyleri borçla almak istiyorum ama gururuma yediremiyorum. Bu halde de duramıyorum. Bakkala gidiyorum. Bakkalcının önünde pilav, pilav üstü iki parmak kalınlığında et, yanında salatalık ve yoğurt duruyor. Kokusuna bile dayanacak halim yok. Yemeğe baktım sonra raflarda bir şeyler seçmek istiyorum. Bir ekmek ve su alıyorum. Adam sigarasını tüttürüyor. Öğrenci olduğumu biliyor, sürekli o bakkala gidiyorum. Yemek yedin mi diyor. Kısık bir sesle hayır diyorum. Hepsini tepsiyle beraber bana veriyor. Götür ye, borcunu da sonra ödersin diyor. Yaşamak budur sevgilim. Yaşamayı anlamak budur dostum. İsyan etmek buradan gelir. Bir süre sonra ben neden açım? Bunlar neden tok? Sorular soruyorsun ve isyan ediyorsun dostum. İsyan ettikçe öteleniyorsun, ötelendikçe yalnızlaşıyorsun, yıpranıyorsun, çıldırıyorsun ama daha da insanlaşıyorsun. Ve dünyayı değiştirmek istiyorsun. Kavgan başlıyor. Hiçbir şeye hiçbir şekilde değişmeyeceğin kavgan başlıyor. Vicdan kavgasıdır bu, hürriyet, özgürlük, hayat kavgası. Nazım Hikmet şair değil benim gözümde o bir kavga adamı. Yılmaz bir kavga adamı. Açlık ve çirkinlik. Yaşamak ve yazmak ve isyan etmek için bunlar yeterli dostum. Nietzsche’nin dediği gibi ‘’yaşasın ılımlı fakirlik’’…

    İhtiyarlamış zihinler, ihtiyarlaşmış duygular, yıpranmış bedenler. Böyle bir milleti yahut insanı kim ayağa kaldırabilir? Çürümüşe çare yok. Doğayı seviyorum bu yüzden. Doğada gezmeyen çıplak ayakların üzerindeki kafa çürümüştür, patlamıştır. Tefekkürden uzaktır. Tefekkürsüz aydın olmaz hatta insan olmaz. Doğa tanrımdır, tanrım merhametli ve haşin bir tanrı. Doğa seni aç bırakmaz, doğa sana kucak açar, et verir, meyve verir. Bir betonla kaplı evden çıkıp başka bir betonla kaplı yerde çalışmak. Zihinleri betonlaştırmaz da ne yapar? Garantide olmak şuursuzca tükenmektir. Van Gogh’un tablosunu milyonlara satıyorlar. İhanettir bu apaçık bir haysiyetsizlik ve ihanet. Zengin züppelerinin evlerini süsleyen açlıktan ölen bir adamın portresi. Gogh’un tablosu parayla satılmamalı dostum, paha biçilmez bir esere para biçmek ihanetin yüzkarası değilse nedir? Picasso’nun çizmiş olduğu tabloların bedeli öldürülen milyonlarca insan. Bu tablonun da mı fiyatı olmalı? Bir Picasso, bir daha çıkacak mı? Doğa Tanrı korusun. Burjuvacıların evleri daha da yeşillenmesin.

    Düşünmek, yazmak, çizmek daima ıstıraplı daima kavgalı. Şimdi ıstırap çeken sanatçı yahut düşünce adamı var mı? Yok. Kendi türlerinin sonunu getirdiler. Sanatçılık yahut düşünce adamı olmakta amaç karı davası, para davası. Kadın ve para neye bulaşırsa orası kirlenir. Evet, davası kadın olan tükenmiştir, çürümüştür, böcek gibi gebermiştir. Davası para olan ölmüş bir cesettir, mumyadır, heykeldir. Şu anki aydınlar?

    Yoklukta bir varlık doğuyor, kimsenin önleyemediği, kıramadığı, yıpratamadığı bir varlık. Yaşasın ılımlı fakirlik, yaşasın çirkinlik ve bitmeyen kavgamız.
  • Seni bulmaktan önce aramak isterim.
    Seni sevmekten önce anlamak isterim.
    Seni bir yaşam boyu bitirmek değil de,
    Sana hep hep yeniden başlamak isterim.
  • Nietzsche'yi görecek gözleriniz varsa görebilirsiniz.

    Şüphesiz yazdıkları tam anlamıyla bilinemedi, bilinemiyor.
    Kitaplarını okuyan herkes, felsefesini kendi anlama/düşünme düzeyince yorumladı.
    Yersiz eleştirilere çokça maruz kaldı, eserleri ve kendisi.
    Bir çok sanatçının yaşadığı gibi o da kitaplarının hakkettiği değeri göremeden öldü.
    Çok kötü...
    Özür dilerim, Nietzsche !
    Yerinde kalan ruh sağlığımla seni anlamaya çabalıyorum.

    Hep düşünen ve düşündüklerinin sonunu getirmeyip, onların bir üstünü bulmaya devam etmiş bir filazoftan bahsediyoruz.
    Tabi ki, okurken çok zorlanacağız.
    Basit ve içi boş işlerle uğraşıp, beynimizi, fikirlerimizi belirli olan kalıplara farkederek/farketmeyerek sokarken, otomatikleşmiş bir hayat sürerken, tek yönlü düşünürken, Nietzsche'yi okuyup anlamak istememiz çok komik olur.
    ( Bu düzene lanet gelsin !
    Demessem olmaz. )
    Buna rağmen okuduysakta, sonucunda;
    - Bu adam ateist !
    - Nietzsche'yi okuyanlar da
    ateist !
    - Dine, ahlaki değerlere saldırıyor !
    - Ne dediğini bilmiyor !
    - Tanrı'ya hakaret ediyor !
    gibi birçok saçma sapan yargılara varmış oluyoruz.

    Tekrarlıyorum, görecek gözleriniz varsa görebilirsiniz.

    Kitaplarını okurken attığı çığlıklar beni sağır etti.
    Bu sesi duymamak nasıl bir geriliğin göstergesi olabilir ?

    Bu kitabı onun son yazdığı kitap.
    Kendi ile hep yarış içinde olduğu ve hep kendini aşmaya çalıştığı apaçık görülüyor.

    'Delirmeden önce' yazdığı son kitap diyorlar ya, ne kadar da saçmalıyorlar !

    Kesin bir tanımı olmamakla birlikte 'felsefe bir düşünme sanatı' olarak yer edinir.
    Düşündükleriyle kendini hep aşmaya çalışan bir insan
    ( ubermench )
    zaten delidir.
    Bu işin başında da deliydi.
    Sadece bunu saklayabiliyordu, başa çıkabiliyordu, yaşamını sürdürebiliyordu.
    Kendisi teslim olmuş.
    Belki de yoruldu o da artık...
    Tanrı'ya gitmek istedi.

    "Ah, evet, geri gel,
    benim bilinmeyen Tanrım!
    benim acım!
    benim son mutluluğum!... " diyor.

    Insan inandığı, inanmak istediği ya da inanamadığı durumlarda yani; bir şey uğruna savaş veriyorsa acı çeker, ruhsal bunalımlara girer.
    Nietzsche de bunu görüyorum.
    Büyük bir acı çekmiş.
    Ruhsal acısı o kadar yoğun olmuş ki Tanrı'ya, insanlara, kalıplara (...) her türlü yergiyi yapmış.
    Bu yergisi sayesinde felsefesini oluşturmuş.
    Bu ruhsal durum onda bedensel olarak hastalıklar ortaya çıkarınca da artık felsefesinin akışını iyiyi, güzeli görme ve kaderi sevme olarak ilerletmiş.

    Kim bu insanın inaçsız olduğunu ileri sürebilir ?

    Sürüyorsa da bu onun kendi geri kalmış düşüncesidir.
    Siz inançsızlar; Hayyam gibi Nietzsche'nin de adını kullanarak, onları küçük düşürmeyi bırakın !
    Sadece kendi fikirlerinizi destekleyecek, eleştirilerini kullanın.
    Bu şahsiyetlere etiket yapıştırmayın !
    Bir kalıba sokmayın !

    Seni okuyorum diye Tanrı tanımaz etiketi almama rağmen yine de okuyacağım.
    Seviliyorsun Nietzsche !
  • Seni bulmaktan çok aramak isterim, seni sevmeden önce anlamak isterim, seni bir ömür boyu bitirmek değil sana hep yeniden başlamak isterim. /Özdemir Asaf