Gelmeyeceğini çok iyi biliyorum. Onu beklemek, bilhassa güzel... Duyduklarımı söyleyebildikten sonra bu saatin ne ehemmiyeti olurdu? İyi ifade-i meramda bir hesap kitap vardır. Belki bu saat geçtikten sonra, neden sonra bu, onu bir pencere kenarında, sokaktan geçenlerden bazısını ona benzeterek geçirdiğim saati tahlil edebileceğim. Hiçbir zaman tahlil edemeyeceğimi bilirsin ya, numaracı! Bunlar ancak keder diyebilirsin.
Olmayacak bir şey olsa ve birden aralığın başında hakikat oluverse, duyacağımı 'sevinç' diye adlandıracağım.
Keder ve sevinç; ah kelimeler! Ne müthiş şeysiniz, ne müthiş! Şu anda her kelimenin manasının o basit gerisinde neler saklı olduğunu anlıyorum. İnsanoğluna her kelime nelere mâl olmamış... Şimdi anlıyorum. Belki bu kadar kuvvetli ilk defa seviyorum. Bütün kusurlarım - çoğunu meziyet sanırdım- birer birer keder ve sevinç misali âyân oluyorlar. Benim meziyetlerim de varmış; hiç bilmediğim, aklıma getiremediğim. Kendinden bir başkasını sevebilirmişim. İçimde onun için fedakârlık yapabilirmişim. Ben hiç korkak değilmişim hatta dövüşebilirmişim. Bir benden başkasını özler, kokusunu duyar, düşünür, üzülürmüşüm. Balzac'ın hakkı yok o diyor ki: Aşk şuuraltı bile olsa bir hesap kitap işidir. Burjuvalar arasında doğru. Fakat benim ne şuurüstü ne şuuraltı hiçbir hesabım yok. Hesapsızlıklarla doluyum. Sevgilim hesap esiyorsa zararı yok, ben hesap etmiyorum.
Zaman geçiyor. Bir cigara daha yakıyorum. Caddenin bir karış yerinden köpekli bir genç kız; siyahlar giyinmiş, sapı gümüş bastonlu bir Hristiyan kadını geçti. 'Mobil Yapımevi'nin' gürbüz çırağı gülüyor. Manavın önünde bir asker üzüm alıyor. Bir araba geçti. Bir adam elinde bir şeyler götürüyor. Ana caddeye bir tramvay geliyor: Acaba aşağıdan mı? Şimdi yan sokağa insanlar çıkacak. Ya aralarındaysa, ben