Sesin İlk Sahibi
Kimdi sesin ilk sahibi?
Rüzgâr uğultusu mu, su şırıltısı mı, kuş cıvıltısı mı böcek cırıltısı
mıydı?
Evrenin karanlık boşluğunda duyulan bir homurtu muydu, yoksa
bizzat sessizliğin çatlayışı mıydı sesin başladığı yer?
“İlk önce söz vardı.” der Tanrı’nın şahidi, geçmişi kutsayan bir
sofulukla.
“Hayır” der insanın şahidi: “İlk önce hareket vardı. Eylem, her
şeyin anasıdır.”
Doğa ise kendi dilinde bir sır fısıldar: “Ses vardı ilkin, o her şeyin
nefesiydi.”
Aklın şahidi, katı ve değişmez: “Madde vardı, başka bir şey değil.
Madde olmadan ne hareket olurdu ne ses.”
Oysa bilge zaman, tüm bu seslerin ötesindeydi. O, hepsini
dinlemiş ve hepsinin öncesini bilirdi.
“Madde yoksa eylem yoktu.” diye mırıldandı zaman,
“Eylem yoksa ses yoktu. Ses yoksa söz yoktu.”
Ve her şeyden önce, yalnızca sessizlik vardı.
Ama o sessizlik, bir boşluk değildi. Sessizlik, doğacak sesin
rahmiydi.
Her şey o sessizliğin içinde büyüdü.
Belki rüzgârın ilk uğultusu, o sessizliğe bir selamdı.
Belki suyun ilk şırıltısı, o sessizliği öpen bir çağrıydı.
Ve belki evrenin ilk homurtusu, sadece varoluşun kendi yankısıydı.
Bir an için her şey durdu.
Sesler sustu, hareket dindi, maddeler yerlerinde hareketsizleşti.
Zamanın sesi duyuldu bir kez daha:
“Kimdi sesin ilk sahibi?”
Cevap, ne insanda ne doğada ne de tanrılarda gizliydi.
Ey zavallı insan!
Az, mı derdin var ki kendine
yeni dertler uydurmaktasın.
Durumun çok mu iyi ki, bir de sen kendi
kendini kötülemeğe özeniyorsun.
O kadar rahat mısın ki,
rahatının yarısı sana batıyor?
Doğanın seni zorladığı bütün yararlı işleri gördün
bitirdin; işsiz güçsüz kaldın da mı
başka işler çıkarıyorsun
kendine?