Felsefi idealizmin önyargısının aksine, insan bilinci genelde olağanüstü
tutucudur ve daima toplumun, teknolojinin ve üretici güçlerin gelişiminin
çok gerisinde kalma eğilimindedir. "Normal" tarihsel dönemlerde,
alışkanlığın, biteviyeliğin ve geleneğin ağır yükü, kökleri türün uzak
geçmişinde yatan kendini koruma içgüdüsüyle, çiğnene çiğnene aşınmış
yollara inatla bağlı kalan insanların zihnine, Marx'ın tabiriyle bir Alp gibi
çöker. Ancak, tarihin olağanüstü dönemlerinde, toplumsal ve ahlâki düzen
dayanılmaz basınçların gerilimi altında çatırdamaya başladığında, halk
kitleleri, içine doğdukları dünyayı sorgulamaya ve bir ömür boyu taşıdıkları
inanç ve önyargılardan kuşkulanmaya başlar.
kimsenin hayatı acısız değil amma
bir de hayatın dar veya geniş acıları var:
kimimizin sıyrık acısı, kimimizin kuyruk acısı,
kimimizin kişilik acısı, kimimizin yokluk acısı...
iç acılarımızın toplamına da hayat diyoruz işte.
Konuşacak kimse bulamadıkları için kaç kişinin yazar olduğuna ve bu yüzden kaç kitap yazılmış olduğuna şöyle bir bakarsak, kitapçıların yalnız insanlar için gidilebilecek en iyi yer olduğunu anlarız.