Bu kitabı okumak tam anlamıyla bir eziyetti. Kitap gereksiz yere uzatılmış, aynı cümleler defalarca tekrarlanıyor, sanki yazar takılmış plak gibi aynı şeyleri döndürüp duruyor. Acayip sıkıcı ve aynı zamanda sinir bozucu.
“Büyük” son öyle sönük ve etkisizdi ki.
Karakterlerin bu “büyük gerçeği” keşfetme şekli de bir o kadar basit ve tembelce yazılmış. Ne bir gerilim var, ne bir şaşkınlık, ne de merak uyandıran bir çözülme. Bu kadar uzun uzun atmosfer kurmaya çalışan bir kitap, finalde hiçbir şey sunamıyor.
Ölüler KonuşamazDilara Keskin · Ephesus Yayınları · 20228bin okunma
Sanırım ilk defa bir kitap için muhteşem kelimesini kullanıyorum… ama bu kitap kesinlikle hak ediyor. Nietzsche Ağladığında, baştan sona zihne hitap eden, akıcı ve etkileyici bir okuma deneyimi sundu bana.
Hikâye o kadar içine çekiyor ki, kendinizi Breuer ve Nietzsche’nin yanında oturup terapi seanslarına katılıyormuş gibi hissediyorsunuz. Ve insan gerçekten Nietzsche için üzülüyor, onun iyileşmesini, o ağır fikir yükünden kurtulup özgürce yaşamasını istiyor.
Breuer’ın doktordan hastaya, Nietzsche’nin de hastadan adeta terapiste dönüşmesi çok zekice kurgulanmıştı. İkisi arasındaki ilişkinin yavaş yavaş şekillenmesini izlemek gerçekten çok keyifliydi. Freud’un hikâyeye dâhil olması ise ayrı bir tat kattı. Kendi alanlarında bilinen bu isimlerin bir romanda bir araya gelmesi bana çok büyüleyici geldi.
Kitap öyle büyük dramatik olaylar barındırmasa da oldukça sürükleyici. Sürekli düşünmeye zorluyor, karakterlerin fikir çatışmalarını takip etmek bile başlı başına bir zihin egzersizi gibi. Bu arada, Breuer’ın kendini hipnotize etmesi kesinlikle beklemediğim bir hamleydi!
Kitabın sonundaki yazar notu da çok yerinde olmuş. Breuer ile Nietzsche gerçekte hiç karşılaşmamış olsa da, romandaki diyalogları ve ilişkileri o kadar gerçekçi ve samimiydi ki, bu bilgi kitabı daha da etkileyici hale getirdi.
Felsefe, psikoloji ve iyi yazılmış karakter ilişkilerini seven herkese tavsiye ederim. Gerçekten çok özel bir roman.
Bu kitabı, Suriye rejiminin çöküşünden sonra ve Filistinlileri düşünerek okumak… Salama ve Kenan’ın yaşadıklarının onlardan pek de farklı olmadığını bilmek… Gerçekten tarif edemeyeceğim kadar yoğun duygular yaşattı.
As Long As the Lemon Trees Grow, kusursuz olmasa da çok önemli bir hikâye. Tüm eksiklerine rağmen, anlatmaya çalıştığı şey o kadar değerli ki…
Kitabı en çok sevdiğim noktalardan biri de Müslüman kimliğini hiçbir şekilde gizlememesi oldu. Hem umut dolu hem trajik bir hikâye ama en güzeli de iki karakterin her şeye rağmen asla umudunu kaybetmemesi.
Sürekli tekrar eden “might life” ifadesi bir süre sonra çok zorlama hissettirdi. Bir de Studio Ghibli referansları… Bir noktadan sonra gereksiz geldi. Salama’nın içsel çatışması—Layla ile güvenliği seçmek ya da hastaneye olan sorumluluğunu yerine getirmek—çok fazla uzatılmış gibiydi. Konunun hassas ve derin olduğunu anlıyorum ama bu kısımlarda temponun düştüğünü hissettim.
Okurken ağlamadım ama bir sahne gerçekten tüylerimi diken diken etti: Küçük Ahmed’in ölümü.
“Allah’a her şeyi anlatacağım.”
Bu cümle resmen içime işledi.
Bu kitap mükemmel değil ama gerekliliği tartışılmaz. Hayatta kalma, sevgi ve korkunç kayıplara rağmen direnme hikâyesi. İyi ki var.
Osmanlı İmparatorluğu’nun büyüleyici ve karmaşık dünyasına dalmanızı sağlayan, ince ince işlenmiş harika bir tarihi roman. Hikâye anlatımı detaylı ve şiirsel; dili ve kurgusu zaman zaman zorlayıcı olabiliyor.
Romanın en güçlü yanlarından biri, gerçek tarihi olayları gizemli ve sürükleyici bir hikâyeyle harmanlayan atmosferi. Okurken adeta o dönemin İstanbul sokaklarında geziyormuşsunuz gibi hissettiriyor.
Karakterler ise apayrı bir efsane - özellikle Yeye () ve Hörükız! Yeye’nin bilgeliği, saf sevgisi ve ince ince dokuduğu etkisi o kadar güzel işlenmiş ki, her sahnesinde bir durup düşündürüyor. Ve Hörükız… O nasıl güçlü, nasıl efsane bir kadın! Resmen aşık oldum ona. İkisi de, Şahin’in trajik hikâyesine öyle güzel dahil oluyor ki, kitabın sonuna kadar kopamıyorsunuz. Şahin’in durumu da ayrı bir olay: Hayatının aşkını öldürmekle suçlanıyor ve bir yandan da birçok kişi tarafından kovalanıyor. Üstelik kendisinin bile bilmediği büyük bir sırrı var: O aslında bir şehzade.
Sonuç olarak, Katre-i Matem tarih, gizem ve aşkı bir araya getiren, tam anlamıyla içine çeken bir roman. Zorlayıcı yerleri var ama sabredip içine girdiğinizde inanılmaz bir aşk, kayıp ve kader yolculuğu yaşatıyor.
Ana karakter Jules, küçüklüğünden beri ağır darbelerle yüzleşmek zorunda. Kitap kolay okunabilir olsa da, Jules ile empatik bir bağ kurmakta zorlandım. Hatta zaman zaman beni gerçekten sinirlendirdi — Alva ve Romanov ile aylarca yaşaması mesela…Gizlice onun için üzücü bir son bile umut ettim. Sevmediğim bir ana karakter oldu… Kitap sona doğru oldukça klişe bir yol izledi. Yalnızlığın Sonu