Yaşamayı ciddiye alacaksın,yani,o derecede,öylesine ki,mesela,kolların bağlı arkadan,sırtın duvarda,yahut,kocaman gözlüklerin,beyaz gömleğinle bir laboratuvarda insanlar için ölebileceksin,hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,hem de en güzel,en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Kaderi içinde barındıran boş,anlamsız saatler vardır.
Bunlar hemencecik kaybolmak üzere gelen karanlık,kayıtsız bulutlar gibi yükselirler,ama gitmezler,inatla ve ısrarla orada dururlar.Ve kara bir duman gibi yükselir,dağılıp uzaklaşarak yayılırlar,sonra donuk,kasvetli bir grilikle hayatın üzerine kapanıp kalırlar,yaşadığınız ana kıskançlıkla ve kaçınılmaz biçimde yapışarak,bir gölge gibi durmadan tehditkâr yumruklar sallarlar.
Yaşayışımıza ve etrafımıza şekil vermek arzusuyla dünyaya gelmekten ise hayatın ve muhitin verdiği şekli kolayca alacak kadar boş ve yumuşak olmak daha rahat,daha makul değilmi?