Suç ve Ceza, resmen beynime kazındı ya – 10 günde bitirdim, son gece 02:20’da noktayı koydum.
Başta “700 küsur sayfa, klasik, ağır olur herhalde” diye düşünüyordum ama Dostoyevski öyle bir içine çekiyor ki, sayfaları çevirirken kendimi Raskolnikov’un kafasının içinde yaşıyormuş gibi hissettim. 10 gün boyunca her gün biraz daha battım o dünyaya; bazen “bugün az okuyayım” diyordum, sonra bir bakmışım sabahın körü olmuş, sayfalar akıp gitmiş.Adamın o teorisi (“olağanüstü insanlar her şeyi yapabilir, vicdanları rahatsız olmaz” falan) ilk başta mantıklı bile geliyor insana, “hah işte bu” diyorsun. Sonra cinayet gerçekleşiyor ve… bam! Her şey dağılıyor. O andan sonra kitap zaten sadece cinayet hikâyesi olmaktan çıkıyor, resmen insanın vicdanının, suçluluk duygusunun, kendini cezalandırma isteğinin en çıplak hali oluyor.Raskolnikov’u okurken hem sinir oldum hem acıyordum, hem “ulan kalk da itiraf et bitsin şu iş” dedim hem de “durma, daha derinlere in” diye içimden geçirdim. Dostoyevski karakteri o kadar iyi yazmış ki, katil olmasına rağmen ona sempati duymamak elde değil. O ateşli iç monologlar, terlemeler, sayıklamalar, Petersburg’un o boğucu sıcağı ve yoksulluğu… hepsi üstüne üstüne geliyor, nefes alamıyorsun resmen. Cinayet sahnesi zaten efsane, o çekingenlik, o panik, o baltanın ağırlığı… okurken elim ayağım titredi valla.Sonlara doğru Sonya’nın (o saf, inançlı kız) devreye girmesiyle kitap bambaşka bir boyuta geçiyor. Din, bağışlanma, yeniden doğuş temaları giriyor işin içine. Epilog kısmı (Sibirya bölümü) bazılarına fazla “vaaz gibi” gelebilir ama bence tam oturmuş, Raskolnikov’un o buz gibi kabuğunun kırılması çok dokunaklı olmuş. 10 günün sonunda, gece 02:29’da son sayfayı kapattığımda “ulan bu adam nasıl bu kadar derine inebilmiş” dedim içimden. Dostoyevski Sibirya