Çok Güzel Bir Soru
Öte yandan sadaka veren kişi (ki bu işi, Tanrı'nın kendisine bol rızk vermesi sayesinde yapabilmektedir), sadakasına karşılık edindiği dualarla, günahlarından sıyrılıp cennetin hurilerine ve diğer nimetlerine kavuşabilecektir. Buna karşılık fakir kişi, sadaka almış bir dilencinin ezikliğine katlanmak bir yana fakat bir de sadaka verebilecek durumda bulunmadığı için günahlardan kurtulma olasılığından yoksundur. Eğer beyni şeriat verileriyle yıkanmamış olsa,muhtemelen şöyle düşünecektir: "Pekiyi ama neden Tanrı dilediğini zengin ve dilediğini fakir etsin, sonra da fakir ettiklerini zenginlerin acımasına ve sadakasına terk etsin ve bu arada zenginleri, sadaka vermek suretiyle hayırlı iş görmeye, ondan bundan dualar almaya müstahak kılsın ve fakiri de zengine el açıp dua ettirerek aşağılatsın? Herkesi insan gibi haysiyetli yaşamlar içerisinde kılmak mümkünken, neden sadaka usullerini uygun bulsun?"Ne var ki çeşitli vesilelerle belirttiğimiz ve yine belirteceğimiz gibi, şeriat devletinde Müslüman kişi, akılcı eğitimden uzak ve düşünme gücünden yoksun bırakıldığı için bu şekilde düşünemez. Düşünemediği içindir ki bozuk düzen ve sömürü sistemi sürüp gider.
9. yüzyıl sonlarına doğru büyük İslâm uleması Şerîatın son şeklini aldığını ve içtihad kapısı'nın, yani İslâm hukukunda yeni kurallar koyma imkânının kapanmış olduğunu ilân etmişlerdi. İslâmiyet, gerek kamu hayatını gerekse bireyler arasındaki ilişkileri düzenleyen ve dinî emirlere dayanan bir tek kanûn tanıyodu, o da Şerîattı. Bir Müslüman hükümdarı, halife olsun sultan olsun, kanûn koyucu sıfatını takınamazdı. O, ancak İslâm kanûnunun, yani Şerîatın nâzırı ve muhafızı idi. Şerîat üzerinde herhangi bir yorumda bulunmak ancak yetkili ulemaya aitti. Osmanlı Devleti'nin bir İslâm devleti olarak Şerîatten başka bir kanûnu olmaması gerekirdi. Gerçekte, tamamıyla özel koşullar altında gelişen Osmanlı Devleti, Şerîatı aşan bir hukuk düzeni geliştirmiştir. Buna imkân veren prensip ise, örf, yani özel anlamda hükümdarın sırf kendi iradesine dayanarak Şerîatın kapsamına girmeyen alanlarda kanûn koyma yetkisidir. Bu da, doğrudan doğruya hükümdarın devlet içinde tam anlamıyla mutlak bir mevki kazanması, devlet çıkarlarının her şeyin üstüne sayılması ile gerçekleşebilmiştir. İşte İslâm devletinde bu aşamaya, daha Osmanlılardan önce kurulmuş olan Müslüman Türk devletlerinde erişilmiş bulunuyordu. Şerîat yanında kanûn ve örf, yani sırf hükümdarın iradesinden doğan ayrı bir hukuk düzeni, Osmanlılardan önce Türk İslâm devletlerinde tamamıyla yerleşmişti. Genellikle, fakîhler için bu kanûn düzenini meşrû gösteren esas, İslâm cemaʻâtinin hayrı ve selâmeti ile adâlet prensibidir. Mogol yasasının İslâm cemaʻâti üzerinde uygulanmasını meşrû göstermek için de adâlet, zayıfın kuvvetliye karşı korunması esasıyla ortaya sürülmüştür. Kanûn ve yasa koymanın temel koşulları şöyle tespit olunmuştur: 1. Şerîat dışı bir durum; 2. Buna dair yaygın bir âdetin veya kıyasa esas olacak bir genel âdetin
Sayfa 227 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Şeriat ülkelerinde demokrasi olur mu?
Ce­zayir İslami Selamet Cephesi'nin bir yetkilisi, açıkça "Demok­rasi dinsizliktir" diyebiliyor. Bir din devletinde, değişmez "tek doğru" söz konusudur. Dolayısıyla düşünce özgürlüğüne ve de­mokrasiye, yer olmaması doğaldır. Hatta aynı din içindeki farklı "yorum"lara bile, genellikle pek hoşgörü gösterilmez. Öyleyse laiklik; demokrasinin ve farklı inançta olanların barış içinde bir arada yaşayabilmesinin ön koşuludur. Bugün Hindistan' da çok sayıda din, 24 ayrı dil ve 500'den fazla da lehçe var. Hintli uz­manlar, bu kadar farklılığın yan yana yaşadığı bir toplumda, laik devlet yapısının bir "çimento" işlevi gördüğünü savunuyorlar.
...Dinle ilgili tartışmaların en can alıcısı dinin demokrasi ile bağdaştırılmaya çalışılmasından kaynaklanmaktadır. Hukukun vasıtaları olan yasalar, zamana, koşullara, toplumun ihtiyaç ve gelişimine uygun olarak yenilenmeye ihtiyaç gösterirler. Hiçbir hukuk normu ebediyyen kalıcı ve değişmez ola­rak yorumlanamaz. Toplumun gelişimine paralel olarak hukuk da kendini yenilemekte ve gelişimini sürdürmektedir. ... Siyasal sistem getiren hiçbir dinin demokratik bir toplumsal düzene izin vermesi mümkün görünme­mektedir. Zira dinlerin özünü teşkil eden Tanrısal vahiy sistemi ve onun anayasası olan kutsal kitaplar 'Tanrı sözü' olarak kabul edil­mekte ve yönetme erkini Tanrıya ve onun seçtiklerine devretmekte­dirler. Tanrının anayasası olan kutsal kitapların karşısında hukuk devletinin yasalarını çıkarmak, Tanrısal irade yerine halkın iradesi­ni ikame etmek, siyasal sistem getiren dinlere inananlar için kabul görebilecek yaklaşımlar olmamaktadır. Kur'an, yönetimin hangi esaslarla yapılacağını Maide suresinin 48. ayetinde açıkça belirt­mektedir. 'Allahın indirdiği ile hükmet' dedikten sonra, 'Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol belirledik' diyerek yönetimin Allahın kitabındaki esaslara kayıtsız şartsız uyma zorunluluğundan söz et­mektedir. Yönetim esasları, peygamber için de bağlayıcı olmakta, Kur'an, peygamberin de yönetimini Kur'an esaslarına uygun yapma zorunluluğunu açıkça ifade etmektedir. Aynı surenin 49. ayetindeki 'Aralarında Allahın indirdiği ile hükmet, onların keyiflerine uyma ve onların Allahın indirdiği şeylerin bir kısmından seni şaşırtmalarından sakın' ifadesi, peygamberin, yönetme erkini, Kur'an esasları doğrultusunda kullanmak zorunluluğunu ortaya koymaktadır. **Dolayısıyla demokraside yönetim, meşruiyetini halkın iradesin­den alırken,
Ali Bulaç, Modern Ulus Devlet, s.151 .)·Kitabı okudu
Osmanlı Devletinde Şeriat Dışı Kanun Yapma Faaliyeti
İslam dinine en fazla riayetkar sayılan Türk hükümdarları bile devlet otoritesini her şeyin fevkinde tutmuşlardır (Fuad Köprülü) 
Sayfa 100·Kitabı okudu
1K
SARRAFLAR
​"Sarraflıkta, dindarlığı muhafaza ederek para kazanmak çok zordur. Sarrafın, İslâm ve şeriat bilgilerinde cahil, faiz hükümlerinde bilgisiz olduğu zaman sarraflık yaparak dini muhafaza etmesi mümkün değildir. Sarraflık hususundaki şeriat ilmini ve faizli alışverişi bildikten sonra sarraflığa başlamak gerekir. Ancak böylece mahzurlu şeylerden ve mahzurlu kısımlardan uzaklaşabilir."
Sayfa 119·Kitabı okudu