Jane Austen , 19. yüzyıl İngiliz edebiyatının en önemli yazarlarından biri olarak kabul edilir. Gurur ve Önyargı, yazarın ikinci romanı; benim ise Jane Austen ile tanıştığım ilk kitap oldu.
Roman Elizabeth Bennet ve Fitzwilliam Darcy arasındaki aşk hikâyesini anlatsa da arka planda daha çok dönemin toplum yapısını ve kadınların içinde bulunduğu koşulları gösteriyor. Roman boyunca kadınların hayatlarının ne kadar büyük ölçüde evliliğe bağlı olduğunu görüyoruz. Bir kadının ekonomik güvenceye sahip olabilmesi, toplumda saygı görebilmesi ve geleceğini garanti altına alabilmesi çoğu zaman yapacağı evliliğe bağlıdır. Bu yüzden romandaki evlilikler yalnızca duygusal ilişkiler değil, aynı zamanda ekonomik anlaşmalar gibi görünür.
Kitabımızın ana karakterinin annesi olan Mrs. Bennet karakteri ise roman boyunca sinir bozucu, sığ, cahil bir karakter ama aslında dönemin kadınlarının yaşadığı korkuları temsil ediyor. Onun kızlarına sürekli zengin koca bulmaya çalışması miras sistemi ve ekonomik güvencesizlik nedeniyle kızlarının geleceğinden duyduğu kaygının bir sonucu. Ancak bu kaygı zamanla onu bayağı ve takıntılı bir karaktere dönüştürüyor.
Dönemin evlilik anlayışını ve kadınlar üzerindeki etkisini en iyi anlatan iki karakter Charlotte Lucas ve Lydia Bennet bence. Charlotte benim kitapta en üzüldüğüm karakter oldu bile bile sevmediği ve saygı duymadığı bir adam ile evlenerek aşkı değil güvenliği seçiyor. Lydia Bennet ise evliliğin neredeyse bir amaç hâline geldiği genç kadın tipini temsil ediyor. Sorumsuzluğu ve düşüncesizliği yalnızca kişisel bir kusur değil; yetiştiği ortamın da bir sonucu gibi görünüyor. Onun için evlilik, sevgi ya da olgunlukla ilgili değil, heyecan ve ilgi görme isteğiyle ilgili.
Kitabı bitirip yazarın hayatını araştırdığım zaman -kesin olmamakla birlikte- aşık
Cinsel istismar başlı başına bir travma iken bu istismarın aile üyeleri tarafından gelmesi, çocuğun güven duygusunu, aidiyet hissini ve dünyayla kuracağı tüm bağları daha en baştan paramparça ediyor.
Okurken midemizin kaldırmadığı bu gerçekleri özellikle küçücük çocukların yaşamış olması korkunç; insanı yalnızca dehşete düşürmekle kalmıyor, suskunluğun ve inkârın da bu suçun bir parçası olduğunu yüzümüze vuruyor.
Kendimi en çok bu kitap için beklerken buldum. Kronolojik okuma kararı almak benim için çok doğru bir tercih oldu; çünkü yalnızca yazarın edebi gelişimini değil, aynı zamanda bu “başyapıtın” arkasında adım adım inşa edilen fikirleri de daha net görmemi sağladı. Peki Karamazov Kardeşler’i “başyapıt” yapan şey nedir?
Dostoyevski’nin önceki romanlarında parça parça ele aldığı suç, ceza, ahlak, vicdan ve inanç meselelerini; farklı karakter tipleri üzerinden tek bir aile yapısı içinde yoğunlaştırarak anlatmasıdır. Bu yoğunluk, romanı bir aile trajedisinden çok, insanın ahlaki sorumluluğu üzerine kurulu bir tartışma metnine dönüştürür.
Karamazov Kardeşler, Dostoyevski’nin fikirlerini doğrudan savunmak yerine, onları karakterler üzerinden konuşturduğu bir romandır. Her bir Karamazov, insanın inanç ve ahlakla kurduğu farklı ilişki biçimlerini temsil eder. Aynı zamanda bu karakterlerde Dostoyevski’nin kendi içsel çatışmasının izlerini de görmek mümkündür. İvan onun şüphesi, Dmitri onun tutkusu, Alyoşa ise onun umudu olarak okunabilir.
“Tanrı mı insanı yarattı, insan mı Tanrı’yı yarattı?”
Bu sorunun en güçlü taşıyıcısı İvan Karamazov’dur ve benim için romanın en çarpıcı karakterlerinden biri olmuştur. İvan, Tanrı’nın varlığını kesin bir dille reddetmez; ancak Tanrı adına kurulmuş dünyanın düzenini ve özellikle masumların çektiği acıları reddeder. Onun isyanı inançsızlıktan çok, ahlaki bir başkaldırıdır. İvan Karamazov için sorun Tanrı’nın varlığı değil, böyle bir Tanrı’nın bu dünyaya izin verip vermediğidir. Bu noktada doğan “Tanrı yoksa her şey mübahtır” düşüncesi, roman boyunca yalnızca teorik bir fikir olarak kalmaz; ağır ve geri dönülmez sonuçlar doğuran bir kırılma noktasına dönüşür.
Alyoşa Karamazov’un inancı ise akılla temellendirilen bir savunmadan çok, insanla
Karamazov KardeşlerFyodor Dostoyevski · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202545,3bin okunma
Tamamen zaman kaybı olan bir kitap. 100 sayfada anlatılacak şey sonsuz tekrarlarla ve uzatmalarla 700 sayfada anlatılmış. Aynı şeyler farklı cümle ve başlıklarla tekrara girmiş.
“O iyi insanlar, o güzel atlara bindiler çekip gittiler.”
Akçasazın ağaları serisinin ilk kitabı Demirciler Çarşısı Cinayeti. Yaşar Kemal henüz çocukken babası gözlerinin önünde öldürülmüş ve bu olay yıllarca ‘ya beni de öldürürlerse’ diye ölüm korkusu yaşamasına sebep olmuş. Bu ölüm korkusunu birçok kitabına yansıtsa da en çok bu kitapta konu olarak almış sanırım. Konu olarak yıllardır süren, bitmek bilmeyen yakın tarihimizin acı gerçeği kan davası ve bunun getirdiği ölüm korkusu. Her kitabında olduğu gibi tek bir olay üzerinden ilerlememiş Yaşar Kemal. Beyler, ağalar, köylüler, her bir karakter, Çukurova öyle güzel betimlenmiş ve her bir duygu o kadar güzel anlatılmış ki kendinizi Yaşar Kemal’in kaleme aldığı bir karakter gibi hissedeceksiniz.