Edebiyatta kısa öykü, hacmine sığmayacak kadar yoğun bir anlatımla insan ruhunun en saklı taraflarına ulaşabilen özel bir türdür. Zehra Âli Yılmaz, ‘yumuşak g’ adlı öykü kitabında bu imkânı başarıyla kullanarak okura samimi, duru ve katmanlı bir anlatı dünyası sunuyor. Kitap, alfabenin kendine mahsus harfi olan, tek başına bir kelimeyi başlatamayan fakat dokunduğu sesi uzatan yumuşak g üzerinden hayata ve insana dair hüzünlü bir benzetme kuruyor.
Kitaba adını veren ve açılışı yapan “yumuşak g” öyküsünde yazar, bu dil bilgisi unsurunu sosyal hayatta sesini duyuramayan, geri planda kalan ya da suskunluğunun bedelini ödeyen insanların simgesi hâline getiriyor. Eserin ruhunu yansıtan şu satırlar, kitabın temel yaklaşımını da ortaya koyuyor:
“Bir insan yumuşak g olsaydı en fazla ‘değil’ demekten ürperirdi herhâlde. Tepki görmekten, dışlanmaktan, zarara uğramaktan hatta elindekileri kaybetmekten, bedel ödemekten endişe ederdi... Sustu. Bu, ona verilmiş bir hak değil, ödediği bir bedeldi.”
Yazar, günümüz insanının en belirgin açmazlarından biri olan yalnızlığı ve anlaşılma arzusunu, dilin ince imkânlarından yararlanarak anlatıyor. Karakterlerin içine çekildiği sessizlik, “Ciğerleri sanki dar bir kelimenin içine sıkıştı. Konuşursa sesinin çatlayacağını biliyordu.” cümlesiyle somut bir acıya dönüşüyor.
Kitap boyunca hissedilen bu tema, “Ses” öyküsünde daha belirgin bir görünüm kazanıyor. Açılıştaki suskunluğun aksine burada ses, hayatın kendisiyle özdeşleşiyor:
“Dil sussa da ses bir yerden sızdırır kendini.”
Doğanın bütün tınılarını yaşamanın işareti olarak sunan yazar, karakterin ruh hâlini taşra atmosferi içinde yeniden kuruyor:
“Ses, onun için varlığın emaresiydi. Ses varsa hayat da vardı. Bir varlık sesini kaybettiyse geriye kaybedecek bir şeyi kalmamış