Bu kitap bir hikâye anlatmıyor,
bir zihnin içine düşürüyor.
Güray Süngü'nün "Düş kesiği " klasik romanlardaki gibi neden sonuç ilişkisiyle ilerlemeyen, doğrusal bir çizgi üzerinden kurulmamıs, sıralı kurgusu olmayan bir roman. Roman dış dünyadaki olayların akışını değil, karakterlerin bilinç durumu merkeze alınarak oluşturulmuş. Bu yüzden çok güçlü kırılmalar, zaman kaymaları, psikanalitik okumalar, zamanların ve mekanların iç içe girmesi okuyucuyu konforlu bir okuma tecrübesinden çıkartıp, katılımcı bir konuma yerleştiriyor. Kitap gerçek ile kurmaca arasındaki sınırların bilinçli biçimde bulanıklaştırarak okuyucuya kendine ait sorular sorması için küçük (bazen kocaman da olabilir) molalar verdiriyor.
Düş Kesiği'ni okurken insanın zihni zaten susmuyor; ama bu roman özellikle şu soruları tetikliyor. Hayatımda oynadığım rollerden hangisi bana ait, hangisi bana yapıştı? Hayatımda “anlamlı” dediğim şeylerin kaçı gerçekten benim ihtiyacım? Beni ben olmaktan çıkaran şeyler neler ve neden hala yanımdalar? Geçmiş gerçekten geçmişte mi kaldı, yoksa hala beni mi izliyor? Hayatımda artık anlamı kalmamış ama taşımaya devam ettiğim şeyler ne?
Romanla birlikte;İnsanın kendini tanıma sürecinin tek bir doğrusal zamanda değil, hayatın içindeki zamansal kırılmalardaki catlaklardan sızan ışık olduğunu sezdim.O halde, bazı şeyleri zorla anlamlandırmak yerine, zamanına bırakmayı öğrenmeliyim.
Anlam denen şeyin ise iç içe geçmiş katmanlardan oluştuğunu, ona asıl değeri bizim yüklediğimizi fark ettim.o halde, bazı şeyleri anlamsız bırakmanın da bir hafifliği olabileceğini kabul etmeliyim.
Kişinin öznel benliğini şekillendiren unsurların geçmişte, anda ve hatta gelecekte gizli bilgi altında saklı olduğunun bilincine vardım.O halde, kendimi tamamlanmamış bir eser olarak sekillendirmeyi