“Dünyanın ağrısını kim çeker? Kim dayanır bu kadar kalabalık bir yalnızlığa?”
Ayfer Tunç yine insan ruhunun derinlerine iniyor, ama bu kez orada sıcak bir sığınak değil, sessiz bir ağıt buluyorsun. Hikâyenin merkezinde, küçük bir Anadolu kasabasında otel işleten Mürşit var. Yıllardır aynı rutinin içinde sıkışmış, kendi geçmişinin yükleriyle boğuşan bir adam. Bir gün oteline gelen yabancı bir kadın, Mürşit’in içindeki yıllanmış sessizliği çatlatıyor. Fakat bu çatlaklardan sızan şey ne umut, ne de aşk… sadece dünya ağrısı.
“İnsan kendine yabancılaştığında, dünyanın yükü daha da ağırlaşır.”
Roman boyunca içe dönük, kasvetli bir atmosfer hâkim. Tunç’un dili her zamanki gibi ustaca, gözlemleri keskin; ama hikâye öylesine karanlık, öylesine iç sıkıcı ki, bazen sayfalar ilerlemek bilmiyor. Mürşit’in bitmeyen sorguları, insanın varoluş sancılarını anlatıyor elbette, ama bu sancı okura da bulaşıyor — hatta fazlasıyla.
Açıkçası, Dünya Ağrısı bende büyük bir etki bırakmadı. Belki de bazı hikâyeler sadece anlatılmak içindir, yaşanmak değil. Kitabın derinliğine, diline, anlatımına saygım sonsuz; ama sonunda hissettiğim tek şey, ağır bir boşluktu.
“Hayat, insanın kaldıramayacağı kadar ciddi bir şeydi.”
Sonuç: Ağır, içe kapanık, düşündürücü ama bir o kadar da yorucu bir roman. Ruh hâlinizin karanlık olduğu bir dönemde okunursa, etkisi ikiye katlanabilir — ama belki de o zaman hiç okunmamalı,bilemedim
Keyifli Okumalar