Joachim Florensis'ten öğrendim ki yeninin gelmesi asla eskinin mahvıyla olmaz; çünkü gelecek zaman, geçmiş çağı yok etmez, daha ziyade oradaki suretini tamamlar. Ayrıca dünyanın çağları yaprak, sap ve başak gibi art arda gelir.
Bir gece, Venedik'teki Zattere'de, şehrin temellerine çarpan leş gibi suyu izlerken, yalnızca varlığımızın aralıklarında var olduğumuzu gördüm, ve bizim Ben dediğimiz şeyin yalnızca bir gölge olduğunu; o Ben durmadan, hoşça kal ve merhaba diyor, kendinin yitip gitmesinin nadiren farkında. Vücudumuzun tüm mekanikliği, Beni yaşatan nefesteki bu parçalanmayı, bu dönüşümü sağlar sadece; Ben, kendi yokluğunun arabulucusu, unutulmaz, ne yaşıyor ne konuşuyor; ama bize yaşam ve dil verilmesinin de yegâne sebebi.
" Ingeborg'dan öğrendim ki yaşadığımız şehir bir dil gibidir; antik ve ahenkli bir merkezi vardır, çevrede de benzin istasyonları, otoban kavşakları ve korkunç varoşlar. Biz de bu çirkinliğe teslim olmalıyız, tıpkı bizi kuşatan sunturlu dili kabullendiğimiz gibi; böylece belki bir gün kusursuz şehri bulabiliriz, henüz hükmetmemiş dili. İşte bu sebeple filanca yerde neden yaşadığımızı veya filanca dili neden konuştuğumuzu asla tam manasıyla bilemeyiz."