Ben oldum olası kavgayı sevmedim. Elimden ve ayağımdan geldiğince hep kaçındım, kaçtım. Ne yalan söyleyeyim, iyi de kaçarım hani. Şöyle kavganın olabileceğini sezinleyim anında pırrr…
Arkadaşımla caddenin sonundan bizim eve doğru uzanan sokağa dönmüştük. Gözle görülebilecek kadar bir uzaklıkta iki adam –el kol hareketlerinden anlaşıldığı kadarıyla- birbiriyle kavga ediyor gibiydiler.
Yanımda arkadaşım olduğu için ona ayıp olmasın diye ve bu arada onu eve davet ettiğimi hatırladığımdan bu kez kaçamadım. Adım adım kavganın olduğu yerden geçmek mecburiyetiyle ilerledik.
Bu ilerleyişe yanımda arkadaşım, kafamda da şu iç konuşmalarım eşlik ediyordu. “Yaa işte böyle, sen otuz altı yıldır kavganın yanından geçme, şimdi burnunun dikinde olana doğru ilerle. Hadi bakalım. Yüzleşmenin zamanı geldi. Hele bak bakalım ayakkabılarına, bağcıkları bağlı mı? Epeydir de top mop oynamadın, hamlamışsındır sen şimdi… Yanındakinden hızlı koşabiliyor musun bari… Hayatında hiç kavga gördün mü?.. Şimdi görürsün kavgayı… Hanyayı Konyayı…”
Ben böyle kendimi dinlerken, arkadaşım, “sarhoş mudur nedir?” diye seslendi. Ben, kendi konuşmalarımı bırakıp arkadaşa kulak verip, karşıya gözlerimi dikip, titreyen dizlerimi dizginlemeye, meseleyi anlamaya çalışıyordum. Tabi bu arada yol aldığımız için sesleri de duymaya başladık.
- Sen beni tanıyor musun bee, sen kimsin ki bana vuruyorsun ha!
Adamın konuşmasından hafif sarhoş olduğu anlaşılıyordu. Yanındakinin de hafif sallantılı hareketlerinden onun da beriki kadar olmasa da biraz sarhoş olduğunu düşündüm.
- Abi bırak Allasen, bunlar hep böyle…
- Nasıl olur ya, gündüz vakti böyle yapılır mı! Dağ başı mı burası!
- Eşkıya olmuş bunlar abi…
- Sen benim kim olduğumu biliyor musun ha!
Bu ikisi yere doğru bakarak bu sözleri ettiğine göre herhalde adamı yere