Şevval

Bir iğne batsa, bir çakı ucu değse, bir kıvılcım düşse canı acıyan vücut, şimdi bu kadar kesip biçmeden niçin bir şey duymuyordu? Maktülün ruhlar alemine karışan ruhu, vücudun işkencesiyle hiç alakadar olmaksızın bu işlemi gökten seyir mi ediyordu? Ölüm kimyasal bir hadise miydi? Bir nefes kesilmesiyle iş ne kadar değişiyordu? Ölünün yüzünde daima hayatın sonunu yorumlayan anlam okur ve bütün dirilerin sonlarını görerek titrerdim. Fakat Raif Bey'in cesedini paraladıkça gözümüzde ölüm eki manasını kaybetmeye başladı. Bu vücudu lime lime parçalıyor, onun kadim sakini olan ruhun meskenini bulmamıyorduk. Ölümü ölüm yapan şeyin papazların duaları, dinlerin ayinleri ve kavimlerin defnetme hususundaki türlü türlü adetleri, inançları olduğunu anlıyorduk. İnsanlar öteki dünya için mezarlıklar inşa etmeseler, bu ölü şehirlerini kurmasalardı bir insan cesedi de çalı arasında kalıbı dinlendiren bir tilkininkiyle aynı olup ortadan kalkardı. İnsanlar sevgili ölülerini ne kadar büyük özenlerle mermer kutulara saklasalar, zamanın dişlerine kemirtmekten kurtaramazlar. Çünkü onun inkılapçı dişlerinin giremeyeceği korunaklıkta bir yer yoktur. Çünkü firavun cesediyle bir fare ölüsünün sonlarındaki eşitliğe zaman kefildir. Çünkü tabiat, bir vücuda verdiğini son zerresine kadar geri alan en müthiş bir alacaklıdır.
Sayfa 201 - İthaki Yayınları·Kitabı okudu
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Biz İstanbul'a gelmezden evvel kendimizi her şey biliyorduk. Fakat o diyara girince hiçbir şey olmadığımızı anladık. Bize derlerdi ki Doğu'da en cahil bir Avrupalı dehri geçinir. Başta şapka, bir deha ve hüner belirtisidir. Bu medeniyet başlığı altında Batı'nın pek çok beyinsiz kafaları, sürü sürü şarlatanları, ilim ve sanatın her şubesinde birer harika kesilmişlerdir. Avrupa'nın çavuşu orda kumandan gibi yaşar, sülükçüsü usta hekimlerden geçinir, yol amelesi birinci derece mühendis olur. Türk, etrafındakilere medeniyeti takdir edenlerden biri olduğunu ispat etmek için hanesini şapkalı mimara inşa ettirir. Nabzını şapkalıya uzatır. Parasını ecnebi bankalara yatırır. Alışverişini hep din ve milliyeti dışındaki ticarethaneler ile yapar. Türk, asırlardan beri kanını, etrafını saran hasımlarına emdirdi. Gafletle sülük tutundu. Nihayet bünyesi zayıf, vücudu hasta düşerek ölüm döşeğine uzandı. Onu tedaviye uğraşır görünenlerin sonunda birer cellat olduklarını anladığı gün reçeteleri yırtmaya, ilaçları dökmeye kalktı ama iş işten geçmişti. Bizim İstanbul'a seyahatimiz Türk'ün işte böyle şapkadan hile sezinlemeye, nefret etmeye başladığı bir zamana tesadüf etti.
Sayfa 180 - İthaki Yayınları·Kitabı okudu
Birdenbire ışık muslukları kapandı. Ortalık simsiyah kesildi. Makinenin hırıltısıyla beraber perdede şekiller oynamaya başladı. Birkaç metre dikdörtgen bir yüzeye engin denizler, tepeleri bulutlara karışmış en heybetli dağ silsileleri, hudutlarına göz ulaşamayan nihayetsiz yeşil ormanlar, dünyanın en meşhur, en büyük şehirlerinin, en büyü parçalar, kıtalar içeren aynı saha, bazen içinde dört kişi sığamayacak kadar bunaltıcı bir odacık oluveriyordu. Hep bunlar fotoğrafya ile perspektif fenninin birleşmesinde cilvelenen mucizelerdi.
Sayfa 162 - İthaki Yayınları·Kitabı okudu
Eyüp semti dünyadan çok ahrete benzer. Orada ben bin sakin varsa beş yüz bin de ölü vardır.
Sayfa 107 - İthaki Yayınları·Kitabı okudu
Bulut ağırdı ve onun için büyük bir değişikliğin habercisiydi. Ufacık davranış değişikliklerini görmezden geliyor, her akıllı insan gibi köşeye çekilip susuyor bir gül kızı, dırdır ettiği ve ağladığı zaman ise akşamı bekleyip çocuğa seslenir gibi sakince, geçti mi diye soruyordu. "Geçti mi?" diye nasıl sorsundu şimdi? Bunu düşünmek bile gülünçtü. Böyle bir soru hiç yerinde değildi. Böyle sorulmaz bu. Fırtınanın geçmesi ve arkasında ne bıraktığını görmek için beklemeliydi. Babası olsa, kendisi bilir, yolu açık olsun, derdi. Onu evinden kovuyor, parmağıyla kapıyı göstermiyor, kendini güvende hissedip kovulmaktan korkmadığına göre kıymetini bilmez bu hayatın. Çok iyi yaşıyordu burada, işte sorun o, insan lanetli bir mahluk, sadece kötü zamanlarında diğerlerine karşı iyi oluyor. Kendisi bilir. Kadın kedi gibidir, insana bağlı değil, gitmesine üzülmemek gerek. Daha hiçbir şey olmadan onu suçlayıp mahkûm etmiş oldu ve böylelikle yine yalnız kaldı. Sanki ölmüş gibi onu gömüp piyasanın tuttu ve sonunda rahatladı. Babasına da böyle veda etmişti. Ona karşı sevgisi ve saygısı sonsuzdu ama mezarlıktan eve döndüğünde tek damla göz yaşı dökmeden yasını tutmayı bıraktı. Olan oldu, hayat devam ediyordu ona göre. Kadın zaten hayatındaki en önemli şey değil de tamam, onunla yaşamak fena bir şey değildi, hem ona ihtiyacı da vardı. Çabuk alışmıştı varlığına. Ama insan hayvana da çabuk alışır işte, hele ki insana ama giderse üzüntüden de ölmezsin. İnsan işleriyle, kaygılarıyla, erken kalkıp geç yatmasıyla, ona her zaman sadık olan efkârıyla meşgulken, onun iki gün sonra burada olduğunu bile unutur. Yalnızlıktan ve kirli çamaşırlarını yıkamaktan sıkıldığında başka birisini bulursun. Etrafında çok kadın var, hele savaş zamanında evde kalmış ve dul kadın çoktur. Onlar evde beklerken, erkekler
Sayfa 143 - Salt Okur·Kitabı okudu