Bulut ağırdı ve onun için büyük bir değişikliğin habercisiydi. Ufacık davranış değişikliklerini görmezden geliyor, her akıllı insan gibi köşeye çekilip susuyor bir gül kızı, dırdır ettiği ve ağladığı zaman ise akşamı bekleyip çocuğa seslenir gibi sakince, geçti mi diye soruyordu.
"Geçti mi?" diye nasıl sorsundu şimdi? Bunu düşünmek bile gülünçtü. Böyle bir soru hiç yerinde değildi. Böyle sorulmaz bu. Fırtınanın geçmesi ve arkasında ne bıraktığını görmek için beklemeliydi.
Babası olsa, kendisi bilir, yolu açık olsun, derdi. Onu evinden kovuyor, parmağıyla kapıyı göstermiyor, kendini güvende hissedip kovulmaktan korkmadığına göre kıymetini bilmez bu hayatın. Çok iyi yaşıyordu burada, işte sorun o, insan lanetli bir mahluk, sadece kötü zamanlarında diğerlerine karşı iyi oluyor. Kendisi bilir. Kadın kedi gibidir, insana bağlı değil, gitmesine üzülmemek gerek.
Daha hiçbir şey olmadan onu suçlayıp mahkûm etmiş oldu ve böylelikle yine yalnız kaldı. Sanki ölmüş gibi onu gömüp piyasanın tuttu ve sonunda rahatladı. Babasına da böyle veda etmişti. Ona karşı sevgisi ve saygısı sonsuzdu ama mezarlıktan eve döndüğünde tek damla göz yaşı dökmeden yasını tutmayı bıraktı. Olan oldu, hayat devam ediyordu ona göre. Kadın zaten hayatındaki en önemli şey değil de tamam, onunla yaşamak fena bir şey değildi, hem ona ihtiyacı da vardı. Çabuk alışmıştı varlığına. Ama insan hayvana da çabuk alışır işte, hele ki insana ama giderse üzüntüden de ölmezsin. İnsan işleriyle, kaygılarıyla, erken kalkıp geç yatmasıyla, ona her zaman sadık olan efkârıyla meşgulken, onun iki gün sonra burada olduğunu bile unutur. Yalnızlıktan ve kirli çamaşırlarını yıkamaktan sıkıldığında başka birisini bulursun. Etrafında çok kadın var, hele savaş zamanında evde kalmış ve dul kadın çoktur. Onlar evde beklerken, erkekler