Hüseyin Rahmi Gürpınar benim için sadece bir yazar değil; tam anlamıyla bir gözlem ustası. Toplumu, insan ilişkilerini, dönemin kafa yapısını öyle güzel anlatıyor ki… Ne yazsa elim gidiyor. Her kitabında hem düşündürüyor hem de şaşırtıyor. Kesik Baş da yine aynı şekilde beni içine çeken, bazı yerlerinde gerip bazı yerlerinde hayran bırakan bir eser oldu. Zaten Gürpınar’ın bütün kitaplarını okumak istiyorum, çünkü bende yeri çok ayrı.
Kesik Baş, ilk bakışta sanki bir gotik gerilim gibi geliyor ama aslında Türkiye’deki ilk polisiye roman örneklerinden biri olarak da kabul ediliyor. Bu yönüyle de çok kıymetli bir yerde duruyor. Osmanlı’da polisiye türü, Tanzimat döneminde Batı edebiyatının etkisiyle ortaya çıkmış. Ahmet Mithat Efendi’nin Esrâr-ı Cinayet romanı genelde ilk örnek olarak anılıyor. Ama duyduğuma göre Kesik Baş, ondan çok daha rafine bir kurguya ve daha derin bir karakter gelişimine sahipmiş. Gerçekten de bunu okurken fazlasıyla hissettim.
Gürpınar, Batı polisiyesinin mantık odaklı yapısını alıp Osmanlı’nın o kendine özgü atmosferiyle birleştirmiş. Batıl inançlar, eski İstanbul konaklarının karanlık havası, akılla hurafenin çatışması… Hepsi öyle güzel bir araya gelmiş ki hem edebi olarak doyurucu hem de dönemin ruhunu taşıyan bir roman ortaya çıkmış.
Hasan Rıza karakteri, yurt dışında eğitim görmüş, akılcı düşünen bir genç. Fakat İstanbul’a döndükten sonra yaşadığı olaylar, özellikle de Fransız bir kadına duyduğu aşk ve kadının gizemli şekilde ortadan kaybolması, onu hem psikolojik hem de fiziksel olarak çöküşe sürüklüyor. Bir köşkte yaşananlar, karanlık bir atmosfer ve ortada dolaşan bir kesik baş… Okurken “gerçek mi, hayal mi?” sorusunu sürekli sordum kendime. Bazen bir rüyanın içindeymiş gibi, bazen de çok sert bir gerçekle yüzleşiyormuşum gibi