olmadığı için onu deli olarak damgaladığını ve kadının hayatını bitirdiğini okuyoruz.
-jane eyre ile iletişimi, yine baştan sona kadar buyurganlık, kuralcılık, bencillik, diktatörlükle döşenmiş.
-mrs. fairfax onun uzun zamandır hizmetinde olan bir kadın ve bu karakter sürekli olarak, mr. rochester'ın kaba ve patavatsız bir adam olduğunu söylüyor jane eyre'e ve bu duruma alıştığını da her seferinde ekliyor.
-yurtdışındayken aşık olduğu ve onu aldatan kadın hakkında konuşurken, bütün konuşma boyunca ona sunduğu maddi imkanlardan bahsediyor. (bunu ilk evlilik sürecinde jane eyre'e uyguladığını da görüyoruz.)
-ortada bir kız çocuğu var ve bu çocuk, eski sevgilisi tarafından, rochester'a teslim ediliyor. ona ait olduğunu okuyoruz. fakat mr. rochester bu çocuğu itekleyip kötü davranmaktan başka bir şey yapmıyor.
-mr. rochester'ın kendi evinde verdiği partide, zengin kadınlar jane eyre ile dalga geçerken, o buna müdahale etmiyor, izin veriyor. orada yaşanan şeyin, tam bir kayıtsızlık örneği olduğunu anlıyoruz.
mr. rochester denilince aşık bir adamdan çok, takıntılı, bağımlı, bencil ve kaba bir adam imajı beliriyor benim gözümde. jane eyre gibi bir kadının, bu adamla uzlaşmasını olumlu olarak değerlendiremiyorum.
romanın bana en çok dokunan yeri ise, jane eyre'in mr. rochester'ın evinden ayrılırken söylediği şu cümleler oldu;
“sular ruhuma yürüdü, çamurlara gömüldüm.
ayakta duramıyorum, her yanımı sel kapladı...”