İnsanın hürriyeti prensibinden de, akla önem verilmesi anlayışı doğdu. Mu'tezile'ye göre akıl Allah'ın insanoğluna -bir vahiy inmese, bir din olmasa bile- hakikati bulması için verdiği bir nimetti.
Evet, Allah bize vahiy yoluyla, cinayetin yanlış, masum bir canı kurtarmanın ise doğru olduğunu bildirmekteydi. Ancak bu fiillerin doğru veya yanlış olması hakikatini doğuran vahiy değildi; vahiy yalnızca bu hakikatlere işaret ediyordu.
Akla önem verilmesi, vahyin mecazi olarak yorumlanması ihtiyacını da doğurdu. Akıl ile ayet arasında bir çelişki ortaya çıktığında, ayetin tefsir edilmesi, yorumlanması gerekiyordu. Nitekim Kur'an'ın kendisi, "muhkem" ve "müteşabih" ayetler arasında ayrım yapmıştı.
Örneğin Mu'tezile'ye göre, Kur'an'da yer alan, Allah'ın insan benzeri tanımlamalarının -eli, yüzü veya tahtı gibi- lafzi değil, mutlaka mecazi yorumlanması gerekiyordu. Bu anlayış zamanla daha da genişleyecek olan bir mecazi tefsirin kapısını açıyordu.
Bu anlayışları çerçevesinde, Mu'tezile, vahyin yaratılmış (mahlık) olup olmadığı tartışmasında da tavır aldı. Tartışmanın özünü şu soru oluşturuyordu: "Kur'an mahluk mudur (yaratılmış), değil midir?" Kur'an'ın yaratılmış olmadığını savunanlar, Allah'ın kelamı olarak, ezelden bu yana Allah ile birlikte var olduğunu, yalnızca yedinci yüzyılda Arabistan'a indirilerek fiziksel bir ilahi kitaba dönüştürüldüğünü savunuyordu (Bu anlayış, tıpkı Hristiyanlıktaki "Allah ile başlangıçtan bu yana birlikte olan", ancak birinci yüzyılda Hz. İsa ile bedene bürünen kutsal Logos anlayışı gibidir).
Mu'tezile ise, bu inancın İslam'ın güçlü tek tanrıcılığından (tevhid) taviz anlamına geleceği ve aynı zamanda önceden yazılmış kaderi gerektireceğini savunarak, Kur'an'ın "yaratılmış" (mahluk) olduğunda ısrar etti.
Kur'an elbette Allah'ın kelamıydı; ancak