Sezai İşçi

“Mu’tezile iki ayrı bilgi kaynağı kabul etmişti: ‘Vahiy ve bağımsız akıl’ Eş’arilerin formülü ‘Vahiy ve bağımlı akıl.’ Hanbelilerin bilgi kaynağı ise ‘sadece Vahiy’di.”
Sayfa 66·Kitabı okudu
Din
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Kindî
“Nereden gelirse hakikati takdir etmek ve elde etmekten utanmamalıyız… İsterse bizden farklı uzak ırklar ve milletlerden çıkmış olsun!”
Sayfa 62·Kitabı okudu
Din
İnsanın hürriyeti prensibinden de, akla önem verilmesi anlayışı doğdu. Mu'tezile'ye göre akıl Allah'ın insanoğluna -bir vahiy inmese, bir din olmasa bile- hakikati bulması için verdiği bir nimetti. Evet, Allah bize vahiy yoluyla, cinayetin yanlış, masum bir canı kurtarmanın ise doğru olduğunu bildirmekteydi. Ancak bu fiillerin doğru veya yanlış olması hakikatini doğuran vahiy değildi; vahiy yalnızca bu hakikatlere işaret ediyordu. Akla önem verilmesi, vahyin mecazi olarak yorumlanması ihtiyacını da doğurdu. Akıl ile ayet arasında bir çelişki ortaya çıktığında, ayetin tefsir edilmesi, yorumlanması gerekiyordu. Nitekim Kur'an'ın kendisi, "muhkem" ve "müteşabih" ayetler arasında ayrım yapmıştı. Örneğin Mu'tezile'ye göre, Kur'an'da yer alan, Allah'ın insan benzeri tanımlamalarının -eli, yüzü veya tahtı gibi- lafzi değil, mutlaka mecazi yorumlanması gerekiyordu. Bu anlayış zamanla daha da genişleyecek olan bir mecazi tefsirin kapısını açıyordu. Bu anlayışları çerçevesinde, Mu'tezile, vahyin yaratılmış (mahlık) olup olmadığı tartışmasında da tavır aldı. Tartışmanın özünü şu soru oluşturuyordu: "Kur'an mahluk mudur (yaratılmış), değil midir?" Kur'an'ın yaratılmış olmadığını savunanlar, Allah'ın kelamı olarak, ezelden bu yana Allah ile birlikte var olduğunu, yalnızca yedinci yüzyılda Arabistan'a indirilerek fiziksel bir ilahi kitaba dönüştürüldüğünü savunuyordu (Bu anlayış, tıpkı Hristiyanlıktaki "Allah ile başlangıçtan bu yana birlikte olan", ancak birinci yüzyılda Hz. İsa ile bedene bürünen kutsal Logos anlayışı gibidir). Mu'tezile ise, bu inancın İslam'ın güçlü tek tanrıcılığından (tevhid) taviz anlamına geleceği ve aynı zamanda önceden yazılmış kaderi gerektireceğini savunarak, Kur'an'ın "yaratılmış" (mahluk) olduğunda ısrar etti. Kur'an elbette Allah'ın kelamıydı; ancak
Sayfa 58·Kitabı okudu
Din
Kelam
Kelamın Sünniler arasında bu kadar az bilinmesi bir rastlantı değildir. Zira İslam'ın ilk asırlarında bu ilim, entelektüel bakımdan çok canlı ve çeşitlilik içerirken, daha sonraki asırlarda Sünniler arasında kelam ilmi önemli ölçüde geriledi ve önemsizleştirildi. İslam'ın temel bilim dalı olarak kelamın yerini fıkıh aldı. Sonuçta İslam kültürü "doğru iman etme yerine, doğru davranmaya" odaklanan bir "fıkıh kültürü" haline geldi. Günümüzde müslümanların büyük çoğunluğu bu fıkıh kültürünün sınırları ve kurallar içinde yaşar. Bu kültür namaz, oruç, zekat, abdest, tesettür, beslenme kuralları, aile hukuku ve en tartışmalısı da ceza hukukuna ilişkin ‘yap’ve ‘yapma’larla doludur.
Sayfa 47·Kitabı okudu
Din
Hayy Bin Yakzan
Bilinen kısa ismi ile İbn Tufeyl (ö. 1185), bir İslam devleti olarak Ortaçağ’da, Güney İspanya’da kurulmuş olan Endülüs’te yaşamış, pek çok bilim alanında uzmanlaşmış bir Arap Müslümandı. Ünlü kitabının ve kahramanının ismi Hayy bin Yakzan idi. Hayy'in kısaca özetleyeceğimiz öyküsü "yeryüzünün en ılıman ve mükemmel havasına sahip," muhteşem bir Hint adasında başlıyordu. Ada çeşitli bitkiler ve hayvanlarla doluydu. Bu adaya ayak basan ilk insan, küçük bir çocuk olan Hayy bin Yakzan'dı. Yazar, çocuğun gelişini muğlak bıraktığı için iki alternatif teoriyle karşı karşıya kalıyoruz. Bir teoriye göre, kahramanımız bu adada "anne ve babası olmaksızın kendiliğinden" dünyaya gelmiştir. Diğer teoriye göre ise, yakınındaki bir adada yaşayan ve çocuğunun hayatından endişe duyan bir prenses, onu -tıpkı bebek Musa gibi- güvenli bir sahile ulaşması umuduyla denize bırakmıştı. Adaya nasıl gelmiş olursa olsun, bebek Hayy oradaki hayatına yapayalnız başladı. En büyük şansı, romanda "Karaca Ana" olarak adlandırılan bir ceylanın onu sahiplenmesi ve emzirmesiydi. Hayy büyüdükçe, etrafındaki tabiatı gözlemlemeye ve gördüklerinden sonuçlar çıkarmaya başladı. Başlangıçta diğer hayvanların sahip olduğu, ancak kendisinde bulunmayan -boynuz, diş, toynak, mahmuz ve tırnaklar gibi- savunma silahları nedeniyle onları kıskandı. Ancak sonra kendisinin de başka yeteneklere sahip olduğunu fark etti. Alet kullanmak veya ölmüş hayvanların derilerinden ayakkabı yapabilmek için ellerini kullanabiliyordu. Ayrıca düşünme, amaç strateji çoluşturma yeteneklerine sahipti. Çocuk yedi yaşındayken, Karaca Ana yaşlanıp güçsüz düştü ve sonunda öldü. Buna çok üzülen Hayy onu hayata döndürmeye çalıştı. Ama önce neden öldüğünü anlamalıydım bedeninde ölümüne neden olan bir yara bulamayınca, Ortaçağ boyunca büyük bir
Sayfa 35·Kitabı okudu
Din