Benim en sevdiğim roman, annemin doğduğu yıl yazıldı. 1970’lerin başı… İki darbenin arasında sıkışmış, anlaşılmamış bir ülke, anlaşılmamış bir yazar. Benimle Türk edebiyatının temelleri aynı anda atıldı desem abartmış olmam; ikimiz de o sancılı topraklarda, kabuk tutmayan bir yarada filizlendik.
1998’de başladı asıl uçurum. Mart ayının soğuğunda, doğumumla birlikte. Kendimle varlığım arasına giren sessiz bir mesafe oluştu. O mesafe, ülkenin bitmek bilmeyen kavgasıyla her geçen gün büyüdü. Bu ülkede tarihin kritik eşiğine denk gelmeyen bir takvim yaprağı bulmak zaten imkânsız. Her yeni gün, bir önceki yarayı kapatmaya bile fırsat bırakmadan başka bir yara açıyor.
İlk kez elime bir roman aldığımda HSBC bombalanmıştı. İlk okuduğum romanı bitirdiğimde Hrant Dink öldürülmüştü. Âşık olduğum mevsimde darbe girişimi oldu; hem kalbime, hem ülkeme. Sonra alıştım: ne zaman düşünsem, bir tarih denk düşüyordu üzerine.
Sonra yalan keşfedildi, en azından benim için.
Bir gün öğretmenim, sevdiğim öykülerin kurgu olduğunu söylediğinde inancımı kaybettim. O güne kadar yazarların yalnızca yaşadıklarını anlattığını sanıyordum. Arkadaşlarım gibi ben de yalan söylemeyi öğrendim. Polisiye romanlara sığındım; belki insanları daha ustaca kandırabilirdim. Ama uzun süre yalan söyleyince insanın konuşası da kalmıyor. Gerçek maceraların verdiği tatmini, uydurulmuş hikâyeler geri getiremiyor.
Yine de sorarsanız, gerçeklere tercih ederim mitleri ve mitolojik yalanları.
Sevmediğimi söylesem de, dürüst düz yazılardansa
birkaç kadına okunan şiirleri tercih ederim.
Huzurlu bir sevgilidense,
inandırıcı kandırmacalar yumağını,
dans etmeden yapılan ayak oyunlarını.
Tercih ederim.
Dünya bir patlamayla var olduysa,
ben de bu tesadüfi çakışmalarla var oldum.
Tabii barışmak gerek.
Yıllar sonra, annemin doğduğu
Gecenin bir yarısıydı.
İçimde ne bir soru vardı ne bir cevap —
sadece bir şeyler arıyordum.
Bir arkadaş belki.
Ama öyle biri değil: anlaşılmasın yeter.
Derken bir şiire denk geldim.
Bir köşeye çekilmiş biri yazmış gibiydi,
ama yazmak için değil,
yazılmış olsun diye yazılmış gibiydi.
Yani kendine değil,
hiç kimseye de değil.
Sadece olsun diye.
Şiir sitesine girip okudum.
Baktım, altında onlarca yorum.
Kimi Nilgün Marmara’ya “başarılarının devamını” diliyor.
Kimi “çok beğendim, devamını bekliyorum” yazmış.
Kimi daha da ileri gidip
şiiri eleştiriyor.
Çürük bir diş gibi olmadığı sürece eleştirmekte bir sakınca yok elbette.
İfade özgürlüğü bu topraklarda akıl verme haddi ile çok karıştırılır.
Ancak böyle bir cümle yazıyorsanız "gerçek şiir" dediğiniz şeyi de anlatmalısınız.
Çünkü eleştirdiğiniz insan anlatacağı kalmayınca gitmiştir bu dünyadan.
Bir tanesi aynen şöyle demişti:
"Bu gibi yazıları okuya okuya gerçek şiirlerden de soğuyacağız bu gidişle.
‘Dam üstünde saksağan...’
Yaşamak aslında birbirinden kopuk yaşantılar arasında bağlatılar kurmaktır. Bir hatırayı diğerine bir fotoğraf albümü değil yaşayan insan bağlar. Langırt masadı bu nedenle önemlidir. Bizim Büyük Çaresizliğimiz
Yeni bir şeyler üretmek genel olarak zordur.
Yeni bir şey üretmek demek bir boşluğun ortasına bir ürün sokmaktır. Yaptığım her üretimde buna dikkat ettim. Fotoğraf çekerken konudan çok boşluğa bir şeyler yazarken yazdıklarımdan çok yazamadıklarıma dikkat ettim. Bu yüzden kıymetli olan boşluktur. Hayatı dolu dolu yaşamak gibi bir gayem yok ruhunuz da ki boşluk size acı versede dolu dolu yaşanacak bir ömür hiçbirimizde yok. Okunan iki ezan arasında göz kırpmaktır yaşam. Bu yüzden üretmek -her ne kadar boşluktan bağımsız olmasada- yaşamın akışındaki duraklardır, kafamı kaldırıp etrafa ne zaman baksam bir şey üretiyor oluyorum. Rutin yaşama baş kaldırmanın başka yolu var mı? Zannetmiyorum. Kaldıralım kafamızı etrafımıza bakalım; Aynı giysiler, aynı yemekler, aynı avm, aynı kahve, aynı kahkahalar.
Uzun bir yol düşünün ve bu yolu yarından sonra her gün yürüdüğünüzü ilk günlerde bu yol size bitmiyor gibi gelecektir çünkü zihniniz için birçok detay yeni ve ilgi çekici olacaktır. Ancak bir süre sonra bu yola alıştığınızda zaten birçok şeyin yerli yerinde var olduğunu göreceksiniz eğer bunu tüm bir yaşama uyarlarsak aslında zamanın nasıl geçtiğini anlamamızın sebebini de bulmuş oluruz. Zaman kavramı ve göreceli olması hakkında ahkam kesecek değilim ancak hayatta tek heyecanımız dedikodularımız, yeni çıkan ayakkabının modeli, dün akşamki maçta hakemin hatası olursa zamana yazık etmiş oluruz. Her anı dolu dolu yaşayalım derken boşluğun kıymetini kaçırıyoruz çoğu zaman sohbet etmekten daha kıymetlidir duvara bakmak ve aynı anda düşünce üretmek. Hiç düşünmeden anlaşmayı bekliyoruz çoğu zaman ve olmayan fikirler üzerinde bir mutabakat olsun istiyoruz. Yaşamadığımız acıların esiri oluyoruz. Acıdan acı çekiyormuş gibi yapıp kaçıyoruz, sevgiye seviyormuş taklidi yaparak yaklaşıyoruz.