Gençliğimizden beri ölüm döşeğinde gibiyiz, ölürken parmaklarını yorganın üzerinde huzursuzca gezdirip neye tutunacağını bilemeyen ve sonunda şunu kavrayan insanlar gibiyiz: Ölüm odada duruyor, ellerimizi kavuşturmuşuz ya da yumruklarımızı sıkmışız, umurunda mı onun?"
Ve her geçen gün mezara doğru biraz daha savrulmamız, beklemek ve umut etmenin arazları eşliğinde yeniden zamana dönüşmekten başka ne ki -tıpkı, buzun sobanın üzerinde cızırdayarak yeniden suya dönüşmesi gibi!
Size şunu söyleyeyim; dünyada neleri başarmışsak başaralım, bunlar hep yeni bir bekleyiş, yeni umutlar doğurur; bir türlü doğamayan bir şimdiki zamanın cesedinin saçtığı pis kokuyla doludur bütün evren. Bir doktorun, bir avukatın, bir memurun bekleme odasında kapıldığımız o sinir bozucu âcizliği hissetmeyen var mıdır? Bizim hayat dediğimiz şey, ölümün bekleme odasıdır. İşte o zaman kavradım zamanın ne olduğunu: Bizler zamandan yapılmış mahluklarız, maddeden oluşmuşa benzeyen ama akıp giden zamandan başka bir şey olmayan bedenleriz.