Çok hoşuma giden ‘’Senin elin soğuk, benimki ateş gibi sıcak. Ne kadar körsün, Nastenka!” alıntısı kitabı okumamda en büyük etken oldu. Bu cümleye aldanarak tutkulu ve hüzünlü bir aşk hikâyesiyle karşılaşacağımı düşündüm. Fakat okuduğumda bulduğum tek şey hüzün oldu. Sanırım beklentilerimi fazla yüksek tutmuşum. Bu nedenle, beğenenlerin aksine çok beğendiğim ve beklentilerimi karşılayan bir eser olmadı.
Kitabın ana karakteri olan hayalpereste gelecek olursam, kendimde ondan parçalar bulduğum için onun mutlu olmasını istedim. Ancak aynı cümle içinde bile defalarca adını sayıklayan bu adama karşın, onu sevmeye söz verdiği halde adını sormayı bile aklına getirmeyen Nastenka, ne kadar acımasızsın! Zaten yalnız olduğunu bildiği bir insana sırf sevdiği adam geri gelmiyor diye umut verip sonra onu tekrar yalnızlığa bırakması oldukça kırıcıydı.
Kitabın sonlarına doğru fark ediyoruz ki o an, o köprüden mutluluğa ulaşmak için geçmiyordu; başkasının mutluluğuna basamak olmak için geçiyordu. Özellikle kitabın başlarında şikâyet ettiği temizlenmeyen örümcek ağlarının, Nastenka tarafından terk edildikten sonra son sayfalarda temizlenmiş olması beni çok üzdü. Çünkü artık çağıracak hiç kimsesi kalmamıştı.
Nastenka’yı sevmesine rağmen, onu sevdiğine kavuşturmak için çok çabaladı. Aslında kaderinin en baştan belli olduğunu bize hissettiriyor. Adamın geri döneceği ve Nastenka’nın onu seçeceği baştan belli olsa da okurken insan yine de bir umut besliyor.
Beyaz Geceler, hayallere kapılıp harcanan bir hayat, kalabalık bir dünyada yalnız kalmanın hikâyesi. Koca dünyaya binbir hayalini sığdırmış ama kendini sığdıramamış bir adam. Umarım şimdi mutlusundur.