...bir devrimdir şiir, inciler dizilir her bir saç teline. saz'ın bam teline vurur hasret, hicaz makamıdır bu kasvet. o gözler ki başa sarar kaseti, gülüşü ağır basar her zaman ete kemiğe. üşür ruh, üflenir sur dur der biri, dur! bu gidiş nereye.. sâhi benim bir ayrılığa ihtiyacım yoktu; neden gelip gittin?
Şiir
En büyük Devrim
Bizim gibi okumayı sevmeyen bir toplumda Azizim şiir yazmak en büyük devrimdir Şiir yazamasam da,şair olamasam da ben Şiire ve Şairlere saygı duymak asli görevimdir KK
Reklam
En büyük Devrim
Bizim gibi okumayı sevmeyen bir toplumda Şiir yazmak başlı başına bir devrimdir Şiir yazamasam da,şair olamasam da ben Şiire ve Şairlere saygı duymak asli görevimdir KK
Okumayı Sevmeyen Toplum
Bizim gibi okumayı sevmeyen bir toplumda Şiir yazmak başlı başına bir devrimdir Şiir yazamasam da,şair olamasam da ben Şiire ve Şairlere saygı duymak asli görevimdir KK
Ahmet Arif
Ahmet Arif'i öyle ansiklopedik sıfatlarla anlatacak değilim; onu anlamak için biraz sokağı, biraz mapusu, en çok da otoriteyle hiç bitmeyen o kavgayı bilmek lazım. Siyaseten bakarsan, o sadece tatlı su muhalifi değil; devletin baskı aygıtlarına, sömürü çarklarına çekilmiş net bir resttir. Kapıya dayanan polislere, bitmek bilmeyen tebligatlara ve nezarethane soğuğuna inat, işkence tezgahlarında bile *"Vurun ulan, vurun / Ben kolay ölmem"*diyebilmiş; bugün bizim o protest liriklerde, anarşist metinlerde aradığımız yeraltı öfkesini yıllar önce mısralara dökmüştür. Aşkı da kavgası gibidir; salon beyefendilerinin vıcık romantizmine benzemez. Leyla Erbil'e duyduğu o kanayan sevdayı bile bir direniş gibi, zerre taviz vermeden yaşamıştır. Edebiyatı süslü kelime oyunlarından değil, doğrudan sokaktan ve ezilenden beslenir. Hayatı boyunca çıkardığı o tek kitapla (*Hasretinden Prangalar Eskittim*) bütün bir düzene meydan okumuş, kelimeleri alt alta mermi gibi dizmiştir. Velhasıl o, zulasında hem en ağır isyanı hem de en naif sevdayı saklayan tam bir devrimdir. Ahmed Arif Gözlerinden, burnunun üst dudağına düşen fark edilmez incecik gölgesinden öperim canım. Öperim ömrüm. Yaşşa! Yazan:Baran
İnsan Nedir?
Bazı dizeler vardır ki, okuduğunuz anda zaman durur. Yüzyıllar önce söylenmiş bir söz, birdenbire sizinle konuşmaya başlar; sanki o derviş, o anda sizin omzunuza dokunmuş gibi. “İnsan insan derler idi / İnsan nedir şimdi bildim” işte tam da böylesi bir dizedir. Anadolu’nun tasavvufî mirasının en çarpıcı örneklerinden biri olan bu ilâhi, ilk dinleyişte göğsünüzü sıkıştırır, gözlerinizi yaşartır ve zihninizi “şimdi” denen o müthiş ana kilitleyip bırakmaz. Peki bu dizelerin ardında kim var? Neden hâlâ, 2026’da bile, Fazıl Say’ın bestesiyle koro halinde haykırırken içimizde bir şey yerinden oynuyor? Öncelikle bir düzeltme yapalım ki her şey yerli yerine otursun. Bu şiirin yazarı, büyük mutasavvıf Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî (ö. 1240) değildir. Evet, her ikisi de “Muhyiddin” lakabını taşır ve temalar vahdet-i vücudun (varlığın birliği) derin sularında yüzse de, söz konusu şiir 15. yüzyıl sonu-16. yüzyıl başı Anadolu’sunun özgün bir sesine aittir: Muhyiddin Abdal’a. Hayatı hakkında kesin belgeler sınırlı; tasavvuf erenlerinin çoğunda olduğu gibi menkabeler ve sözlü gelenek ağır basar. Araştırmacılar (Bayram Durbilmez’in doktora tezi başta olmak üzere) onun Aydın kökenli, konar-göçer Yörük-Türkmen bir aileden geldiğini, Edirne ve Balkanlar’da yaşadığını, mezarının Edirne’nin Lalapaşa ilçesine bağlı Hacıdanişment ve Vaysal köyleri arasındaki “Muhittin Baba Tepesi”nde olduğunu belirtir. Ölüm tarihi yaklaşık 1529 olarak kabul edilir. Hacı Bektaş-ı Veli, Otman Baba ve Balım Sultan gibi Bektaşî ulularına bağlılığını şiirlerinde açıkça dile getirir. Kalenderîlik’in en yetkin şairlerinden biri olarak kabul edilir: Dünyevî zevkleri hiçe sayan, topluma ve resmî geleneğe karşı duran, ruhaniyete adanmış bir zümrenin sesi. Hurufîlik’in de etkisi belirgindir. Harflerin ve sayıların
Reklam
Reklam