Korkma! diye başlar, İstiklal Marşı.
İnsan, mücadele gücüne sahiptir. Önüne çıkan engelleri anlayıp çözüm odaklı hareket edebilir. Korkularımız olamaz demek değildir bu. Korkularını beslememekle alakalı. Bugün geleceğe karşı büyük bir korku hissediyoruz. Korku abartılıyor, insan eylemi zayıf görülüyor. Aksiyon almayan insan, kendini kurbana dönüştürüyor.
Gideceğimiz yolu bilemiyor ve bir rehber (kurtarıcı) arıyoruz. Bilmeye cesaret edenler kalmadı. Bilgi artık bizim tarafımızda değil. Bizi incitiyor ve mutsuzlaştırıyor.
Risk almaktan korkuyoruz ve risk almanın sonucu kesin bir şekilde olumsuzlukla ilişkilendiriliyor. Oysa pasif durumda olmanın hem bireye hem de topluma daha fazla zarar verdiği açık.
Peki bu uçsuz bucaksız korkunun temelleri ne zaman atıldı?
Frank Furedi, Kapadokya Üniversitesi ile yaptığı videoda şöyle açıklıyor (pandemi sonrası yapılan bir video, izlemenizi öneririm.) :
"Bizim korku siyasetimizin kökenlerinin birçok yönden, son 50 yılda, özellikle 1970'lerin sonundan beri; insanlara ilham veren ideolojilerin tükenmesinden geldiğini düşünüyorum."
Korkunun abartılmasının en tehlikeli boyutu korkunun siyasallaştırılmasıdır diyerek ekliyor Furedi :
"Her görüşten farklı siyasi hareketler, davalarına destek kazanmanın bir yolu olarak korkuyu kullanmaya başlıyor." Hepsi farklı korku türü kullanıyor: mülteci sorunu, iklim krizi, kişisel sorunlar vb
Hükümetler, muhalefetler, medya ; insanların korkularını kendi çıkarları uğruna sömürüyorlar ve bunun sayesinde istediklerini topluma dayatabiliyorlar.
Korkunun toplumu esir almasıyla bir zamanlar pek çok felaket sonrası kaderimizi belirleyebileceğimize olan inanç zayıflıyor. Kurban psikolojisi ve korkunun siyasallaştırılması kaderciliği besliyor.
İnsanlar çeşitli felaketlerden sonra doğayı, teknolojiyi, görünmez