—Odamı arayabileceğini söylemedim. —İzin istemedim zaten. Kapsamlı teftiş. İstediğim herşeye bakıp alabilme yetkim var. Benimle de böyle konuşamazsın. Yüzbaşı olduğumu biliyorsun değil mi? —Bak ben Yüzbaşı Hwang gibi herşeye susup sesini çıkarmayan silik birisi değilim. Şimdi defol odamdan. Eksik bir şey olursa senin aldığını sanıp canını yakarım. —Sen eşyalarını toplamaya başla. —Sürdürecek misin? Buraya isteyerek geldiğimi mi sanıyorsun? Hadii. Belanı benden bulmadan defol. Çıkışı biliyorsun. Geldiğin yerden. #thelegendkitchensoldier
Alıntı
—Çavuş Yoon Dong-hyun, Başmüfettiş Mingyu burda. Kapsamlı teftiş yapacakmış her şeye bakma yetkisi varmış. —Bunu bana değil, Yüzbaşı Hwang'a söylemen gerekiyor. —Yüzbaşının karşı çıkabileceğine inanıyor musunuz? —Başmüffettişe göre bayağı silik kalacak. —Siz varsınız. —Ne yapayım adamı teftiş yapamazsın diye dövüp kışlasına mı göndereyim? —Sizin sesin çıkıyor, kendinizi rütbem yok diye ezdirmiyorsunuz ve sorunları etkili bir şekilde çözüyorsunuz. —Evet döverek. #thelegendkitchensoldier
Alıntı
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
Çok yakında
Ben Hunter ama siz bana adımla hitap edemezsiniz. Kendinizi buna hazırlayın çünkü yakında hepinize hükmedeceğim. Monatos, yani kurt adamların hüküm sürdüğü topraklarda iktidar soyluların ya da zenginlerin elinde değildi. Hoş, zaten ben ikisinden de değildim. İktidar, güçtü. Güç ve zeka. Hepsi bu kadar değildi tabii ki. Bu ikisi beraber bulunmalıydı. Ülkeye baktığında vücudu kas yığını ama kendisi hiçbir işe yaramayan, insanları fark etmemek işten bile değildi. Size normalde zayıf ve silik bir karaktere sahip olduğumu, sonrasında ise hayatın beni değiştirdiğiyle alakalı yalanlar söylemeyeceğim. Ben hep buydum. Güç ile kafayı bozmuş, kibirli ve vahşi. Size gücün önemini şu şekilde anlatabilirim. Kim kralı öldürürse Monotos'la onun yerine geçer. Kralı öldürene kadar kral onu yakalarsa idam edilir. Ya da ilk önce işkence, sonra idam. Neyse, hassas midenizi bu konuda bulandırmak istemiyorum. Ancak kralın karşısına geçip ona savaşmayı teklif eder, ve kral onu reddederse, halkın o krala saygısı kalmaz. Söylediklerini dinlemez ve emirlerine uymazlar. Zaten kısa süre sonra öldürürler. Ben doğuştan zeki bir adamdım. Erken yaşta ailemin ölümünden sonra kolları sıvayıp kendimi geliştirmeye başladım. Tüm silahlarda yirmi iki yaşına geldiğinde ustalaşmıştım. Tabii bu süreçte vücudum sayılmayacak kadar yara izlerine ev sahipliği yapmıştı. Hatta kırmızı gözlü olmama rağmen sağ gözüm aldığım pençe darbesiyle beyaza dönmüştü ve büyük ölçüde o gözümle görememeye başlamıştım. Çaldım, öldürdüm ve yükseldim. Çalıştım, öldürdüm ve hükmettim. Yirmi beş yaşına geldiğimde çoktan kraliyet tacını kafama takmıştım ve çıkartmaya, yani ölmeye, hiç niyetim yoktu. Hatta kibrim ve hükümdarlık hırsım, boyumu ve makamımı aşmıştı. Tüm dünyaya hüküm sürmek istiyordum. Bu yüzden ülkeyi bu
Güzel bir hayatı kimse tesadüfen inşa etmez. Kimse bir sabah uyandığında, sırf bir zamanlar bunları dilemiş olduğu için kendini anlam, amaç ve zarafetle çevrili bulmaz. Anlamlı bir hayat, yavaş yavaş, parça parça seçilir: okuduğumuz kitaplar, girdiğimiz odalar, yakınımızda tuttuğumuz insanlar, kök salmasına izin verdiğimiz fikirler. Ve eğer yaşadığınız hayatı sevmiyorsanız, bunun nedeni nadiren daha iyi bir hayatın ulaşamayacağınız yerde olmasıdır. Bunun nedeni, size bu hayatın sizin şekillendireceğiniz bir şey olduğunu kimsenin söylememiş olmasıdır ve bu yüzden hiç başlamamışsınızdır. Uzun yıllar boyunca neden içimde sessiz bir acı taşıdığımı ve bunun nedenini tam olarak anlayamadığımı kavramam yıllarımı aldı. Geriye baktığımda, mutsuzluğumun büyük bir kısmının aslında hiç seçmediğim bir hayatın içinde yaşamaktan kaynaklandığını görüyorum. Seçmediğim yerlerdeydim, çizmediğim yollarda ilerliyordum, etrafım tıpkı hava olayları gibi kendiliğinden oluşan koşullarla çevriliydi. Bunun kendine özgü bir yalnızlığı var. Kendi hayatınızın tam merkezinde durup, bir şekilde, kendinizi onun içinde bir misafir gibi hissetmenin yalnızlığı. Hayatın acımasız olmasından değil. Çünkü o benim değildi. İnsanların mutsuz olduklarını ve bunun nedenini belirtemediklerini söylediklerinde aslında tam olarak bunu kastettiklerine inanmaya başladım. Memnuniyetsizlik her zaman hayatın kendisindeki bir kusur değildir. Çoğu zaman, kişinin kendisi tarafından değil, miras yoluyla edinilen bir hayata karşı sessiz bir protestodur. Yaşayan kişi dışında herkes ve her şey tarafından şekillendirilmiş bir hayat. Şimdi sonsuz bir güzellikler silsilesinin ortasında yaşıyoruz. Dergiler ve filmler, reklamlar ve parlak, kayan ekranlar; her biri aynı nazik vaadi fısıldıyor: Bu da bir gün sizin olabilir. Ve yine
Substack
Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür Hanım. Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden. Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp ağır yükler aldığı zamanın derin dehlizlerine. Bakıyorum, umut karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka ne ki? Yaşamsa, gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa? '| Şükrü Erbaş
Sesini unuttum. Yüzün silik hala. Anılarımızı hatırlamakta zorluk çekiyorum. En net hatırladığım şey sana olan sevgim ve beni nasıl mutlu ettiğin. Bir tek ruhunu tanır oldum. Sokakta karşılaşırsak bana seslen sen olduğunu anlamayabilirim.