"Hepimiz Gogol'un paltosundan çıktık."
Dostoyevski
!!!(Spoiler içerir, rahatsız olacak olanlar okumayabilir, ancak sonunu bilseniz de kesinlikle okumak isteyeceksiniz. )
Akakiy Akakiyeviç, Rusya'da silik, utangaç, kendi halinde işini çok iyi yapan,kimsesiz bir devlet memurudur.
St.Peterspurg dondurucu derecede soğuktur ve Akakiy'in yalnızca bir paltosu vardır. Onu senelerce dikip, yamayıp giymiştir. Ama artık paltosu eskimiş, kullanılmaktan incelmiş, perişan bir hale gelmiştir. Terziye gider, ama terzi paltoyu onarmayı reddeder, çünkü palto çok kötü bir durumdadır. Ona yeni bir palto dikmeyi önerir. Ama Akakiy'in palto diktirecek parası yoktur. Yeni palto onun için servet değerindedir. Akakiy'in dünyası başına yıkılır. Aylarca düşünür, hesap yapar, o arada maaşına da zam gelince çok üşüdüğü için paltoyu diktirmeye karar verir. Terzi ona muhteşem bir palto diker, o kadar mutlu olmuştur ki hemen giyer ve işe gider. Arkadaşları bu duruma çok sevinirler. Yeni paltoyu giyip işe gittiği ilk gün meslektaşları onun onuruna bir parti verir. Akakiy, gece evine dönerken zorbalar tarafından önü kesilir ve yeni paltosu gasp edilir.
Akakiy kahrolmuştur.
Çalınan paltosunu bulmak için polise ve dönemin yüksek rütbeli bürokratlarına başvuran Akakiy, herkesten azar işitir ve hor görülür. Polis ,devlet memurları ve 'mühim insanlar' tarafından derdi küçük görülür.
Bürokrasinin bu umursamazlığı ve soğuk hava karşısında ağır bir hastalığa yakalanan Akakiy Akakiyeviç hayatını kaybeder. Sonunda, ölen memurun hayaleti sokaklarda dolaşıp insanların paltolarını sırtlarından çalarak intikam almaya başlar.
Burda hayalet, hortlak ve gerçeküstü kavramlar Gogol tarafından bilinçli yapılmıştır. Ezilen insanların görünmezliğinin dramını yazmıştır.
Dönemin Rusya'sında alt sınıfın karşılaştığı
LÜZUMSUZ ADAM-SAİT FAİK ABASIYANIK,104 sayfa
Yazarın 1948 yılında yazdığı bu kitabında 14 öykü bulunmaktadır.Kitap,toplum içinde silik,yalnız,içe dönük,kendi dünyasında yaşayan,tabiri caizse etliye sütlüye karışmayan “küçük insanları” anlatmakta.Hikayelerdeki karakterlerin büyük çoğunluğu yalnızlık duygusu içindeki insanlardır.Kalabalıklar içinde ama insanlarla bağ kuramayan,kaçmak isteyen aynı zamanda da karşı tarafa sevgi duymak isteyen insanlar.Yazar bu duyguları çok güzel işlemiş öykülerinde.
Kitaba adını veren ve aynı zamanda ilk öykü olan “Lüzumsuz İnsan” tüm öykülerin özeti gibi…
Kitaba ismini veren "Lüzumsuz Adam" karakteri (Mansur Bey), 7 yıldır İstanbul'un dar bir mahallesinden dışarı çıkmamış, günlerini hep aynı şekilde geçiren yalnız biridir. Günlerini kahvehanelerde, meyhanelerde ve sokaklarda yürüyerek geçiren tam bir “aylak".Toplumun gözünde bir baltaya sap olamamış, "lüzumsuz" biridir. Ancak Sait Faik, bu lüzumsuzluğu bir acizlik olarak değil; modern hayata, toplumsal kalıplara, paranın ve statünün getirdiği sahteliğe karşı sessiz bir direnç, bir özgürlük alanı olarak işler.
Hikayelerin hepsi İstanbul’da geçtiği için yazar bize adeta bir İstanbul nostaljisi yaşatmakta. Şehrin kokusu, kahvehanelerdeki tütün dumanı, meyhane gürültüleri ve sokak sesleri, hikâyelerin arka planı olmaktan çıkıp adeta birer kitap karakteri gibi gerçeğe dönüşmektedir.Eski Yeşilçam filmlerini izler gibi o sahneler okuyucunun gözleri önünden birer film şeridi gibi geçmekte.Benim aynen öyle oldu…
Yalnızlık Kime Benzer- Semih Gümüş
Yalnızlığın resmini yapacak olsam...resme kabiliyetim yok ama düşsel resimlerini yapabilirdim sanırım... Üsküdar sahilinden Eminönü'ne dalıp giden bir gölge adam çizerdim mesela...elinde sönmeye yakın bir sigara..acelesiz...ayakta bir yalnızlık...
Yürürken...eski bir mezarlığın yanından geçerken...eskimiş isimler, kurumuş kemikler, derviş ridasıyla serviler... sessizliğin örttüğü yaşanmışlıklar...şu eski mezar taşında heceleyerek okuduğum eski harfler...bir silik isim...kimsenin umrunda olmayan aşkları, hayal kırıklıkları...ne aidiyet ne illiyet...sadece yan yatmış bir mezar taşı...yanından geçip gidiyorum işte...yürürken yalnızlık...
Kitaba gelemedim hala...kitaptaki...aşkta yalnızlık...evin önündeki bir çift ayakkabı bile yalnızlık işareti aslında... İkinci bir çiftin olmayışı....dokunduğunda çekilen bir ten...azap...tekil bir yalnızlık...yanındakine ulaşamamak...gözlerine bakarken bir aynada kaybolmak... Nietzsche'nin dediği gibi. Uzun süre bir uçuruma bakarsan uçurum da senin içine bakar...ama kitaptaki...yazar düşmek istedikçe kaçan bir uçurum...
Yalnızlık çoğaltılamaz...aslında tekrarlanamaz da olsa gerek... çünkü her defasında aynı yalnızlığı yaşamaz insan...
Ve Lâl...o karşılıksız uçurum...ismi ne güzel seçmiş yazar...lâl û ebkem...konuşmayan bir mihrap sevgili...ve işte yalnızlığın hâtimesi...kime benzer yalnızlık?
Kafka kadar yalnız!!!
Gerçekten o kadar yalnız mısınız?
Kısa bir gülüş...
Franz Kafka kadar yalnız....
YALAN#okudumbitti
Bilmek ile Anlamak;Görünen ile Görünmeyen arasındaki farkı oluşturulan karakterler ve ele alınan konunun derinliği ile harika bir kitap olan Yalan kitabını çok severek 10 günde okudum…
Toplumun her döneminde bir kahraman yaratma duygusunu elen alan Tahsin Yücel zengin dili ile akademisyenlerden medyaya kadar ince bir ironi ile okuyanı oluşturduğu Pasif karakter Yusuf Aksu’nun hem iç dünyasında hem de sosyal dünyasında gezintiye çıkarır.
Peki kimdir bu Yusuf Aksu;annesi öğretmen olan babasını tanımayan ve küçüklüğünden itibaren ansiklopedilerle iç içe yaşayıp bütün bilgisini kısa ve net olarak oralardan alan arkadaşı mı kardeşi mi belli olmayan Yunus’dan Evrensel Dilbilim Teorisinin genel çerçevesini kavrayıp annesi,üvey babası da ölünce üniversiteyi yarım bırakıp kabuğunda yaşayan bu silik karakter nasıl ön plana çıkıp bir profesör kadar saygı görüp herkesin gözdesi olur;insanlar düşünmeden her dönem moda Olan bir geleneği sürdürmeyi severler,her dönemin bir trendi vardı işte Tahsin Yücel bu temayı bir oya misali ince ince işleyerek nefis bir kitap kurgulamış…
Dilin ön planda olduğu;insanların derinlikten uzak yüzeysel yaşamayı seçerken akademisyenlerin dahi derine inemeyip yüzeyde kaldıklarını çok güzel anlatan bu kitap gönülden tavsiyemdir…
Hayatı baştan sona Yalan üzerine kurulan insanların dostları da sahte olur mesajı üzerinden toplumsal eleştiri kıvamındaki bu güzel kitap bu yılın favorileri arasına girdi iyi ki okudum..
Bazı kitaplar vardır, bittiğinde hikâyeyi değil hissi yanında taşımaya devam edersin. Kürk Mantolu Madonna benim için tam olarak böyle bir kitaptı.
Kitabı okumadan önce, etrafta bu kadar konuşulmasının biraz abartı olduğunu düşünüyordum. Fakat sayfalar ilerledikçe anladım ki bu eser sadece bir aşk hikâyesi anlatmıyor; insanın anlaşılma isteğini, yalnızlığını ve içinde yıllarca saklayabildiği duyguları anlatıyor.
Raif Efendi ilk bakışta sıradan, silik ve sessiz bir karakter gibi görünüyor. Ancak onun dünyasına girdikçe insanların dışarıdan görünen hâllerinin ne kadar yanıltıcı olabileceğini fark ediyoruz. Belki de kitabın en etkileyici yanı bu: Bir insanın içinde yaşadığı fırtınaları, dışarıdan bakarak asla bilemeyeceğimizi hatırlatması.
Maria Puder ise alışılmış roman karakterlerinden çok farklı. Güçlü, özgür ruhlu ve kendi ayakları üzerinde duran bir kadın. Onunla Raif Efendi arasındaki bağ, büyük sözlerden ya da gösterişli sahnelerden değil; birbirlerini gerçekten anlamalarından doğuyor. Bu yüzden kitapta anlatılan aşk bana hep daha gerçek ve daha dokunaklı geldi.
Sabahattin Ali'nin dili oldukça sade ama bir o kadar da etkili. Uzun uzun süslenmiş cümlelere ihtiyaç duymadan insanın kalbine dokunmayı başarıyor. Kitabı okurken birçok yerde durup düşünme ihtiyacı hissettim. Çünkü anlatılan yalnızlık, özlem ve kırgınlık duyguları yıllar geçse de değişmeyecek kadar insani.
Kitabı bitirdiğimde aklımda kalan şey büyük bir aşk hikâyesinden çok, geç kalınmış duyguların hüznü oldu. Bence Kürk Mantolu Madonna'nın yıllardır bu kadar sevilmesinin sebebi de burada yatıyor. Her okur, Raif Efendi'nin sessizliğinde kendinden bir parça bulabiliyor.
Kimi kitaplar okunur ve unutulur, kimi kitaplar ise insanın içinde yaşamaya devam eder. Kürk Mantolu Madonna benim için ikinci gruba
Harika ötesiydi... Aşırı gerildim okurken. O karanlık atmosfer öyle boğucuydu ki, ara verip biraz soluklanma ihtiyacı duydum yer yer. Karakterlerin kafa karışıklığını, ruhsal problemlerini ve korkularını hissediyorsunuz okurken. Ana karakterimiz Apryl, beni epey sinir etti. Aptalca kararlar alan, kafasının dikine giden ve aşırı merak sonucu cezasını bulan biri olarak gördüklerini hak etti... Kızın aldığı tek bir iyi karar yoktu resmen. Ayrıca Seth... Sen nasıl karanlık, silik ve ruh hastası bir adamsın öyle yaa... Gerçekten yaptıkları beni benden aldı. Hem de her birini oldukça soğukkanlılıkla yaptı. Gördüm ki korku insana en büyük suçları bile işletebiliyormuş... O kapının ardındaki varlık beni de ürküttü, okurken o çığlıklar benim de kulaklarımı doldurdu, o soğuk benim de kanıma işledi...
Daire 16... Elli yıldır boş... Hiç kimse neden boş olduğunu ve neden oraya girilmemesi gerektiğini hatırlamak dahi istemiyor...
Barrington House, Londra'nın zengin bir semtinde bulunan bir bina. Büyük teyzesinden kendisine bir daire miras kaldığını öğrenen Apryl, daireyi görmeye Londra'ya gelir. Evdeki eşyaları ayıklarken kilitli bir kutunun içinde teyzesine ait günlükler bulur. Merakla okumaya başlayan Apryl için karanlık günler gelmiştir... Bu karanlık öyle koyudur ki, gün ışığı bile aydınlatmaya yetmez... Ve günlükte bahsedilenler öyle akılalmaz şeylerdir ki, insanı okumak bile delirtmeye yeter... Daire 16'nın gizemi, Apryl için çözülmesi gereken bir bulmacadır. Tehlikeli bir bulmaca... Karanlık sırlarla çevrili, bulaşanın hayatını karartan ve canını alan bir gizem... Bu gizemin içinde adı geçen yazar Felix Hessen... Çizdiği korkunç resimlerle birden ortadan kaybolan ressam... Karanlık bir boyut kapısı açan ressam...
Keyifli okumalar dilerim...