Eşik kavramı (liminality) mitolojide gerçekten de en çok su üzerinde cisimleşiyor. Odysseus'un yanına Charon'u da eklemek gerekir — ölüleri Styx'ten karşıya taşıyan kayıkçı. Orada da aynı yapı var: ne yaşayanların dünyasında ne ölülerin dünyasında, tam ortada, suda asılı bir an. İlginç olan şu; bu eşik anı çoğu zaman belirsizliğin en yoğun hissedildiği yerdir. Kahraman ne olduğunu bilir ama ne olacağını bilmez. Kimliği bir anlamda çözülmüştür — eski benliği geride kalmış, yeni benliği henüz doğmamıştır. Bu yüzden deniz hikayelerde o kadar sık dönüşüm alanı olarak kullanılıyor olabilir: ne kara ne gökyüzü, ne güvenli ne tehlikeli, ne başlangıç ne son. Su, iki kesinlik arasındaki o dayanılmaz belirsizliği mekânlaştırıyor. Suyun fiziksel yapısı ile kahramanın içsel durumu arasında kusursuz bir simetri var. Katı olan her şeyin (kurallar, unvanlar, toplumsal roller) çözüldüğü ve akışkan hale geldiği o ara bölge, suyun ta kendisidir. O "ne olduğunu bilme ama ne olacağını bilmeme" hali, insan zihninin en çok zorlandığı ama dönüşüme en açık olduğu yerdir. Karada yürürken bastığımız yer bellidir, yönümüzü tayin edebiliriz. Ancak suya girdiğimiz anda coğrafya silinir. Kharon’un sandalına binen ruhlar sadece Styx’i geçmezler; bazı anlatılarda yeraltı dünyasındaki Unutuş Nehri Lethe’den de içerler. Eski benliğin çözülmesi, sadece statünün değil, bazen hafızanın ve acıların da geride bırakılmasını gerektirir. Kharon’un kayığı, iki mutlak kıyı (yaşam ve ölüm) arasında sıkışmış zamansız bir kapsüldür. O kayıktaki ruh artık bir "insan" değildir ama henüz bir "gölge" (umbra) de olmamıştır.
Suda geçen bu süreç, simyadaki solutio (çözünme) aşamasına benzer. Yeni ve daha saf bir elementin (yeni kimliğin) doğabilmesi için, eski katı yapının önce tamamen sıvılaşması ve formunu kaybetmesi