(...) Evet, kaba taklide “put”, icadçı bir taklide “sanat” denir. Bu yüzden heykel, gerçek bir sanat sayılmaz. Onda “icad” buudu eksiktir. Hâlbuki icad, bizzat ruhtur; sanata ruhunu o verir. Ruhun taklide ve tekrara tahammülü yoktur; ruhun asıl meçhûle, görünüşe çıkmamış gizliye, yeniye iştiyakı vardır.
Nitekim eski Yunan’da hakikî sanat, kaba ve biçimsiz taşlara “ruh üflemek” işi, sığ bir taklidde hududsuz inceliklere varan heykeltraşların değil, icadçı bir tabiat taklidi keyfiyetine eren mîmârların harcı olacaktır. Bakınız, Romalı mîmâr Vitruvius, Yunan sanatının müşahedesi içinde, söz konusu sanat keyfiyetini nasıl yakalar: “Tabiatta insan vücudu öyle bir hâl almıştır ki, yüz çenenin altından burun deliklerine kadar üçte bir, burun deliklerinden kaşların ortasına kadar -burun uzunluğu- yine üçte bir ve bu noktadan saçın çıktığı yere kadar -alın- dahi üçte bir uzunluktadır. Vücudun diğer kısımları da bu ölçüye tâbidir…”
Şimdi, ruhun yeniye iştiyakını ve sanatın “icadçı” keyfiyetini anlamamış bazıları, bu nisbetleri alır ve kaba taklid usûlüyle mükemmel bir “baş” heykeli yapabilirler; ama bunlar, hakikî sanatın semtine ayak basmamış kimselerdir. Hakikî sanatkâr ise, bu imkânı şöyle bir “icad” keyfiyetiyle ele alır:
“Mîmârîde simetri için insanın vücud ölçülerini ilk önce Dorlar kullandı. Güneş tanrısı Apollo için bir mabed yapacakları zaman, bir erkeğin vücud ölçülerini, gücünü ve güzelliğini tecessüm ettirmeyi denediler. Erkekte ayak, boyun altıda biri olduğundan, sütun dikmede de aynı nisbet esas alındı: Sütun gövdesini, başlık dahil, taban kalınlığının altı misli yükselttiler. Mimarînin bu tarzına "Dorik Üslûb" adı verildi.”
__Buyurunuz, heykeltraşın “kaba taklid” gözüyle mîmârın “icadçı taklid” inceliği arasındaki sanat farkı!.. Buyurunuz “put”