27 Nisan 1970’de, henüz “Tutunamayanlar”ın son düzeltileri ve yeniden daktilolanma işlemleri sürerken, günlüğüne bir sonraki romanıyla ilgili ilk düşünce tohumlarını ekmeye başlamıştır Atay: “İkinci kitabımda, herkesin saldırdığı ve saldırmakta haklı olduğu bir adamlar (…) herkesin hor gördüğü bir kadının macerasını yazacağım.” Roman bu düşüncenin izlerini taşıyan bir bölüm içeriyordur ama daha sonra “Tehlikeli Oyunlar” adını alacak olan ikinci romanın ana motifi bu olmayacaktır.
“Tehlikeli Oyunlar” yazarın yaşamındaki en yalnız ve en mutsuz olduğu dönemin ürünüdür diyebiliriz.
Yazmak Oğuz Atay’da tümüyle ontolojik bir işleve sahiptir; iç dünyanın soluk alıp vermeye başlaması, yaşamla buluşması anlamına gelir: yazmak yaşamak demektir. Onun metinleri, yalnız sisteme değil, kendisine de başkaldıran, aykırı, muhalif, uyumsuz insanlarla doludur. “Tutunamayanlar” da olumlu insan tiplemesi olarak biçimlendirdiğini söylediği Selim de özde bu aykırı roman kişilerinden biridir; öylesine aykırıdır ki, protesto edercesine yaşadığı burjuva toplumundan kendini öldürerek ayrılır; içinde hem melek-insanı taşır, hem de ona iç dünyasının dehlizlerinde delilik nöbetleri geçirten yadsıyıcı bir karanlık barındırır. Oğuz Atay, roman türü ortaya çıktığından bu yana, insanın kendisiyle ve dışındaki dünyayla yaşadığı kopuşu, içindeki uyumsuz bileşeni, giderek demonik karanlığı dile getiren romancılar zincirinin bir halkasıdır: bir kara anlatı yazarıdır.
Oğuz Atay’ı yaşamı boyunca derinden etkileyen yazarların tümü, insanın bu “daha düşük düzeydeki” yanıyla hesaplaşma yürekliliği gösteren, onu metinlerinin odağına yerleştirenler olmuştur. Bunların başında, “İnsan ruhu şeytanın Tanrıyla çarpıştığı bir savaş alanıdır,” diyen ve tüm romanlarında bu savaşı anlatan Dostoyevski ile, “İçimizde bizden